
Vesaire Vesaire…
Hayatta gerekçelerle yaşıyoruz… Yaşadıklarımızın kimi zaman ardında dururken kimi zaman bahanelerle ortadaki bir suçu başkasına atıyoruz. Vesaire vesaire… Hoş bir giriş olmasa da içimdeki sıkıntıların bir cümlesini kurmuş oldum.
Bu yazımda değer bilmenin, değer vermenin, önemsemenin ya da önemsememenin kaybetmenin öneminden bahsetmek istiyorum. Bu da nerden çıktı demeyin, yazı bu, kalem sana neler yazdırırsa sende onu yazarsın. Kaçışın olmaz.
İşyerimde yaz döneminin yoğunluğu ve yönetimin değişmesi aynı zamana denk geldi. Şansıma nereye girsem sıkı yönetim beni buluyor. Yanlış anlaşılmasın şikayetçi değilim, prensipli ve yerinde, ciddi kararlara her zaman saygı duyarım, duyuyorum da. Yalnızca yeni müdürümüzün bizler için gerek iş düzeninde gerekse özel hayattaki egolarımızın kontrolü için aldığı bir kararı paylaşmadan edemedim.
En doğru biçimde nasıl aktarırım diye düşünürken bendeki izlerini belirterek başlamak daha doğru diye düşünüyorum. Şöyle ki; yemekteki bir tek karabiberin ve kürdanın bile çok önemli olduğunu bize güzel dersler vererek öğretti. Önce çay sıkıntımız vardı birkaç güne kadar yoluna soktu, sonra soframızdaki karabiberi ve kürdanları kaldırdı onbeş gün kadar. Biz şaşkınlıkla yeni müdürümüzün yaptıklarını anlamaya çalışırken içten içe de kızdık bu kadar da olmaz diye. Anlamaya çalışmadan. Bir taraftan içimizden dışarıya atamadığımız öfkemizi bastırmaya çalışırken diğer taraftan da diğerleri üzerinde baskı kurarak birlik olmaya çalışıyorduk.
Nerde hata yaptık?
-Nedenini merak ettik ama kafa yormadık. Suçlu aradık, hatalı gördük, küçük şeylerin bizdeki değerini hala anlayamadık ta ki müdürümüz bize anlatana kadar.
Evet çok çalışıyoruz, emek veriyoruz, yemeği hak ediyoruz ama bir tek karabiberin kıymetini bilemiyoruz. O karabiber olmadan yemeğin tadı olmuyor, insanoğlu bu, lükse eğilimli aşağısı kurtarmıyor. Küçük uygulamalarla arada bir bizi birilerinin kendimize getirmesi gerekiyor maalesef. Verdiğim örnek misali…
Başka açıdan değer bilmek:
-İkili ilişkilerde örneğin, delice sevgiye inanırım. Fazlasının zarar verdiğini düşünsem de sevginin zararsız olduğuna kanaat getiririm. Seven sevdiğine zarar vermez ve sanır ki o hep orda hiç gitmeyecek hep bekleyecek hep delice sevecek. Ancak bu doğaya karşı bir durum. İnsan değişken ve çok eşli ne olursa olsun, ne söylenirse söylensin, ne tür açıklamalar yapılırsa yapılsın bu değişmez gerçek. Bu nedenle hiç gitmez deyip başka alternatif yokmuş gibi kendini hint kumaşı sayanlara sözüm, her insan bir gün mutlaka vazgeçer sevmekten, sevdiği yürekte yeri olmadığını anladığında.
Hayattaki küçük şeylere takılı kalıp zaman geçirmenin bize kattığı hiçbir şey yok, bizden alıp götürdüklerinden başka. Bu yazıdaki kilit kelime küçük… küçük şeyler ve küçük ayrıntılar… eşittir hayat… parantez: mutluluk…
Biraz dağınık bir yazı oldu farkındayım. İçimdeki dağınıklıkları kafamdaki karışıklıklarla birleştirince böyle oldu. Neyse siz beni bilirsiniz, anlarsınız demek istediklerimi. Her zaman böyle değilimdir, arada bir hoş görün beni.
Mutluluk denizinde yüzmenizi dilerken umutların peşinize takılmasına fırsat vermenizi istiyorum. Hepimiz sevilmeye layığız yeter ki biz kendimizin farkında olalım, kendimizi sevelim. Değer verelim, kıymet bilelim daima…
Gülçin GÜLOĞLU

İnsanın doğduğu günden ismine, yaşadığı yerin ikliminden aile sayısına kadar pek çok şey karakterinde belirleyici rol oynuyor. Neşeli, hüzünlü, durgun veya bir o kadar hareketli olması anlık olaylara göre belirlenirken, kalıcı özellikleri yukarıda saydıklarıma göre şekillenebiliyor.
Mesela burç deyip geçiyoruz, ancak gökbilimin insan üzerindeki etkilerine insanlar yıllarını vermişler. Demek ki böyle bir gerçek var. Yıldızların hareketi veya gök cisimlerinin durumları insanı gergin veya hayli rahat yapabilmekte. Doğduğu günün etkisine gelecek olursak burca göre değişen günler ve hatta saatlerle beraber dinamik, yerinde duramayan, aktif, atılgan veya tam tersi içine kapanık, cansız, hayata siyah yönünden bakan kişi özellikleri görülebilir.
Kendimden örnek vermek istiyorum. Mart ayında doğan bir koç burcuyum. Özelliklerimi okudukça kendimi görüyorum. Pek çok arkadaşım da kendi burçlarına çok uyduklarını söyler. Benimle ilgili olarak da objektif bir gözle koç burcu özelliklerini taşıdığımı düşünürler. Bu kadarı tesadüf olamaz diye düşünüyorum.
Mesela içine kapanık bir yönüm olmasına karşın canlılığı ön planda tutarım. Tembelim ama yapılması gerekenler zamanında yapılır, zorla da olsa. İş ciddiyetim vardır, özel hayatla iş hayatındaki tembelliği birbirinden tamamen ayırıyorum bu noktada. Fazlasıyla liderlik özelliğim vardır. Yapılacak bir organizasyonu koordine etmeyi çok severim. Sürünün ortasında olmaktansa sürünün başında olmak her zaman ilk tercihimdir. Düzeni severim, aile hayatı tam bana göredir. Sevdiğimi sonuna kadar sever, sevmediğimi yanımda barındırmam. Önceden kendimce analizler yapmayı severim. Dostluğum zor kazanılır kolay bitmez. Gibi gibi vs.
Bu kadar çok şeyi neden yazdım? kısacık bir şey belirtmek için. Yazı böyle bir hastalık, başı sonu yok, kelimeler insanı rahat bırakmaz. Asi ruhumun önüne geçilmez zamanlarını yaşadım dün akşam. Bundan birkaç yıl önce hayatımda bir ilk yaşamıştım bazılarının deli sporu dediği paraşütten atlayarak. Benim için çok önemliydi bu. Çünkü korktuğum ve birçok insanın yapmaktan hoşlanmayacağı şeyi yaparak kendime kendi gücümü ispatlamıştım. Kendimi çok farklı bir gözle bakabilmeyi keşfetmiştim. Hayatımda yaşadığım her ilk beni bana biraz daha yaklaştırıyor. İlk kez ailemden ayrı geçirdiğim okul yıllarım, ilk aşkın acıları, ilk maaşım, ilk vedalarımın hüznü, sancıları, ilk kez paraşütten atlamam ve son olarak ilk kez ata binmem.
Çok kolay veya komik derecede olağan duran bu durum benim için özel. Nedeni, yakın çevrem tarafından da çok iyi bilinir ki hayvanlardan korkarım. Kaldı ki koca bir atın üzerinde kendimi ona emanet etmek benim için heyecan vericiydi. Artık vakit buldukça at binmeye karar verdim. Ben sevdim bu işi.
Ne mutlu ki çok yakınımda istedikçe bu imkanı kullanabilecek durumdayım.
Son olarak bir mesaj vermek istiyorum. Bizim çocukluğumuz biraz daha acemi döneme denk geldiğinden olmalı ( her ne kadar çok yakın zamanın küçük çocukları olsak da ) ailemiz tarafından bir yönlendirme olmamış, herhangi bir spora veya kültürel etkinliğe. Benim tavsiyem, ailelerin çocuklarını, ilgilerine göre mutlaka bir aktiviteyi aşılamaları. Bu yolla, hem içlerindeki fazla enerji dışarı atılacak hem de kendine güvenleri tam olacaktır.
Yazılacak onca şeye rağmen bazı cümlelerin yolunu kesmek bazen daha hayırlıdır. Yazmayı çok özlemişim demiyorum zira yazı yazmayı bırakmış değilim. Yalnızca bloğuma ara ara girip, interneti arada bir kullanıyorum. İş hayatı bana iyi geldi bunu bilin bana yeter. Her birinize hoşça geçireceğiniz mutlu günler diliyorum. Mutluluk dilekleriniz sizinle olsun…
KANDİLİNİZ MÜBAREK OLSUN….

gülçin güloğlu

Hep işten ibaret değil hayat yani sadece işe kilitlenip kalmak yerine işin dışında hayattan çalman gereken zamanlar da olmalı. Tatile çıkıyorum dedim uzun süre önce, yokum dedim, çok kişi sahiden tatile çıktığımı düşünmüş. Nerdeeeee ? Yaz başladı tam gezme vakti işbaşı yaptım, iş her şeyden önce gelir dedim yaz sıcaklarına balıklama atladım.
Benim için tatil demek işten arta kalan haftanın bir gününe sığdırdığım işe gitmediğim saatler toplamı. Misal bugün. Yorgunluğum diz boyu, ayaklarımın altından sıcaklık akıyor, hafif bir karıncalanma seziyorum ama mutluluk sarhoşluğu sesimi çıkarmıyorum.
Bugünkü tatilim
çok güzeldi. Sayfalar dolusu yazıya değecek türden hani. Canım arkadaşım Emelin Ege kıyılarındaki günlerinde son günleri. Vurduk şişenin dibine, sazları çaldık, sohbeti koyulaştırdık, deli hallerimizi şaha kaldırdık. En güzel tarafı iki can dostumun bir arada olmasıydı. Çok güzel bir durumla bir günü bitirdik. Ayşegül, Emel, ben, Ayşegül ün ablası ve onun sıkı dostu Funda. Hepimizin hayattan, ilişkilerden, sevgilerden, sevgililerden çekmişliği varken ortadaki sözler biter mi hiç?
Hayata karşı mızıkçılık yapmak gerek bazen. Her zaman suyuna gidip, ipin ucunu kaçırdığında bir dahaki mutluluğu zor yakalarsın çünkü. Hep onun üstün olduğunu düşünüp, kendini küçük gördükçe tepene biner insan misali. Kör kuyularda aramaya başlarsın bu defa aradıklarını. Ne gerek var buna…
Deli gibi bir o yanda bir bu yandaydık bugün. Sokaklarda bizden başka birileri daha olduğunu unuttuk, görmedik bizden başkasını. Böyle yaşamak içten gülümsemenin ilk kapısı olmalı. Uzun süre sonra keşfetmenin huzuru içimizde yayılan. İçimizden birbirimize delice sarılmak geldi ve demedik ayıp olur… Sıkıca sarılıp koca bir öpücük kondurduk yanaklarımıza sonra çaktık tam ortadan hayatın koca ellerine. Sıkı dost olduk artık, zor bırakır bizi belli. Sevdi bizi hayat, çok sevdi.
Yazacak çooooooook şeyim var ama halim yok. Bir dolu resimden seçtiklerimi yayınlamak isterdim ama nedense onları ekleyecek halim de yok. Şimdilik burada yarım kalsın cümlelerim ve resimlerim, çok yakın zamanda hepsini güzel bir videoyla huzurlarınıza getiririm olmaz mı?
Mutlulukla, aşkla, sevgiyle kalın…
Gülçin GÜLOĞLU
15/07/2008

Hüzünler hep anlatılır, dile getirilir, ağlanır sızlanır dibine kadar yaşanır… Yaşanır hüzün kelimelerle çoğalır da iş mutluluğa gelince ne kelime vardır ortaya dökecek ne hisler. Sebepli sebepsiz gülüşler, dalgınlık, boş vermişlik, hayatı hep en güzel tarafıyla görmeler sessiz sinema gibi hayatın önünden akıp gider… Tıpkı benim bugünlerim gibi…
İnsan güzel şeyler yaşayınca ne yazmak istiyor ne paylaşmak. “o an”ı hissetmek istiyor. Bir tren misali kaçırmak istemiyor kapısına dayanan mutluluğu. İş, yoğunluk (derken)
aşk
= mutluluk 
kapıda bizi bekler oldu…
Malum çok kişi yaz aylarının sıcaklığıyla kendini sahillere atıyor. Net başında başlıyor bir tatil tantanası. Gündem konusu gidişler oluyor. Çalışanlar gıptayla bakıyor falan feşmekan… Ben bu tatil işini uzun zamandır askıya almıştım sanırım vakti geldi. Biraz nefes almak, mutluluğumu, heyecanımı, yaz sıcağını biraz kendi içimde yaşamak istiyorum.
Bitirmek, yok saymak gibi bir durum söz konusu olamaz. Emek verilen hiçbir şey için son nokta konulamaz, bu blog kapanmadı, minicik bir tatile girdi. Arada cümlelerim yansıyacak bu satırlara… Şimdilik mutlulara daha fazlasını yaşamalarını dileyerek, mutsuzlara benim mutluluğumdan bir tutam göndererek bir gülümsemeye sebep olmak istiyorum.
Hayat…
Yaşanası koca hayat. Şimdi bana biraz müsaade.
Gülçin Güloğlu
Deli olmak ya da kendini deli hissetmek ne güzel. Bugünlerde tam da öyleyim. Bir rahatlık var ve yolunda gidenlerle beni yolumdan döndürmeye çalışan yarım akılların içimdeki savaşı karşı karşıya. Galibi, ben, kararlı adımlarımla belirleyeceğim. Sonuç ya yenilgi ya kazanım.
Sıcaklar geldi başıma vurdu. İçimde ölen hücrelerin terle birlikte dışarı sızışı beni rahatlatıyor, hafifletiyor. Ağırlıklarımı bir tarafa atmanın gülüşleri dudaklarımda misafir. Takıp üzerime yapıştırdığım sıkıntılar sızısız dışarı çıkıyor görünüyor gerçekte öyle olmasa bile. Baharı aştık sıcağı serinletiyorum içimde.
Bir tren ardında el salıyorum gidenlere bazen, bazen bir büyük otobüsün ardından bakakalıyorum bazen de giden ben oluyorum kafamı çevirip geride bıraktıklarıma selam veriyorum. Beni mutsuz etmeseler de mutlu da etmiyorlar. Üzülüyorum bunca yaşanandan sonra iz kalmamasına. Hislerimi aldırmıştım bir vakitte küçük bir operasyonla, aklıma o geliyor. Ondan sonra deliliğim çıkıyor yüzeye, sığlar paklıyor beni anca derinlere gücüm yetmiyor.
Bazen sahnede şarkıcı oluyorum, milyonlar önünde konser verirken bağırabildiğim kadar bağırarak şarkıları yaşatıyorum, bazen usta tiyatrocuların önünde gidip kendime yer açıyorum ben de varım diyerek, bazen kamera arkasında başka hayatları yönetiyorum, bazen sessizliği yaşıyorum fonda dalga sesiyle. Her şey oluyorum evlat, eş, sevgili, çocuk, genç, yaşlı, yetişkin, güçlü, zavallı, muhtaç, güvenli, azimli, korkak. Kendime gelmenin heyecanını yaşıyorum bir müddet sonra.
Ama en çok yazarken mutlu oluyorum. Hayatta olduklarımın toplamı beni yazarlığa itiyor. Ben yazarken kendim oluyorum hepsinden öte. Ne sahnede olmak ne avaz avaz şarkıları dillendirmek… ben cümleleri yaşatmak istiyorum. En çok bunu yaparken mutlu oluyorum çünkü. Bir küçük köşenin en çok yer kaplayan kelimelerini sıralamak istiyorum beyaz bir sayfada.
Ne desem kendimi anlatabilecek uçarı hallerimi anlatacak cümlem yok. Bunlar sınırlı, ben sınırı olmayan hayatı yaşamalıyım. Gıpta ile bakabilmeliler bana, sahip olduklarımla önüne geçilemez hırslarım beni birkaç adım önde tutmalı. Çok salladım canım, biliyorum. Biraz fazla atıyorum bu ara, ipi yükseğe astım, zıplamak zor olsa da hedeflerim beni güçlü kılar sanıyorum.
Hayatı ıskalama lüksüm yok nitekim. Büyük ustanın dediği gibi. Soluk soluğa geçecek bir ömrün durup nefes alma imkanı olduğunda yazacak ve anlatacak çok şeyim olmalı benim herkesten fazla. Kendimi yazmam gerek, başkasından ziyade. Bundandır birikimlerim. Huzur kendini tanıdığın gün girer kapıdan içeri, tüm çabam bu arayışın sonundaki mutlu son için…
Gülçin GÜLOĞLU
Sevgiyi Kıskanan İNSAN…
Hemen hemen her gün birilerinden duyarız, eskiye oranla bugünün koşullarının ve insanlarının çok değiştiğini. Ne sevgi kalmıştır eskisi gibi ne yardımlaşma ne de genel anlamıyla insanlık. Nefes alan çoğu canlı artık sevgiyi bile yakıştıramıyorlar kalplerde.
Sevgi parayla satın alınmaz, zorla bir yüreğe bırakılmaz, zaman ister emek ister, fedakarlık gerektirir ve zor koşulları kolaylaştırır. Ve çok açıktır ki; sevgi karşılıklıdır. Bir insanı seviyorsanız eğer onun da sizi sevmesi için çaba harcamaya gerek kalmaz. Duygular öylesine bir alışverişte bulunur ki, bir yürek başka bir yürekte olduğuna öylesine inanır ki zaten otomatik olarak sevgi dolar kalbine.
Ancak birçok insan tarafından gerçek sevgi ile sonradan kazanılması zor ya da adı sevgi gibi görünen basit her an yok olabilecek hoşlanma, hoşlanma süresi kısa sürecek bir zamanlı sevgiyi ayırt edemiyor. İkisi arasındaki fark sınır tanımaz, engel tanımaz.
Sevgiyi kıskanan kişiler nasıl da çoğaldı. Bir insan anne, baba, kardeş, sevgili, eş kim olursa olsun, bir kişiye ait olabilir mi? Bir insan benliğini kendinden başka birine verebilir mi? Kendini tamamlayan özellikleridir insanı insan yapan ve bu durum hiçbir suretle başkası tarafından yönetilemez. Hele ki bu yönetilmek istenen insan kalbiyse.
Büyük sevdalar, küçük, vazgeçmenin kolay olduğu, arada bağın koptuğu fakat mecburiyetlerin ilişkide örülü olduğu durumları harcar, yer bitirir. Hiçbir şeyin önemi yoktur gerçek olanda. Tek vurucu nokta; büyük olması. Ve unutulmamalı hiçbir büyük aşk zorlamayla mümkün olmaz.
Her gönüle girmek kolay, büyük sevginin oluşması güçtür. Kalbi, benliği sahiplenmek komikliktir. Sevginin peşinden gidilmez, sevgi aradığı yürekte zaten zamanı gelince yerini bulur. Eğer konmuyorsa küçük ve yaramaz bir çocuk gibi şımarıklık sadece çocuklara yakışır. Yetişkinlerin üzerine bol gelir.
Sevgiyi karşılıklı yaşayıp sefasını süren her aşık kişiye sonsuza dek mutluluklar, tek taraflı gerçek aşkı bulup karşısındakinden istediği ilgiyi bulamayan kişilere başka güzel nasipler, her iki kişi de sevmiyor da mecburiyetler ve çıkarlar birlikte yaşıyorsa ve ilişkiyi yürütüyorsa Allah işin sonunu hayretsin.
Mutlu günlere…
Gülçin GÜLOĞLU
Acı sözlerin kime?
Acı sözlerim kendime. Bir nevi içimdeki ateşin daha fazla alevlenmesi için kendime verdiğim cesaretin beni mutsuzluk derecesinde rahatsız etmesi… Kendime haykırdığım her bir kelime boğazımı acıtarak ses olarak yansıyor diğerlerine. Kimse bilmiyor ama ben derinlerde arıyorum beklediklerimi, istediklerimi.
Güzel şeyler… Güzel şeyler var evet… Herkese inat, kendime bile inat, bana inanmayanlara veya başaramaz diyenlere inat harcadıklarım, kazandıklarım, biriktirdiklerim ve cebime sığdırdıklarımla güzel olanları çoğalttığım günler hızla ilerliyor. Dur diyemiyorum, demiyorum, susuyorum.
Sessizim…
Hayra alamet değil pek bu sessizliğim. Korkmak gerek, dağı tırmanmaya çalışan bir dağcının sessizliğinden. Arada ufak bile olsa sesi gelmiyorsa kulağa tedirgin olmanın tam vaktidir derim ben. Nitekim gücü tükenen ve sona yaklaşıp bir anda kendini dağın eteğinden aşağı düşen ve sonu kaçınılmaz acı son olan her dağcının sessizliği kötüye işarettir.
Takvimleri düşürüyorum bir bir. Günler çabuk geçsin diye, beklediğim var çünkü yolun diğer ucunda. Kalbimin bir adım ötesinde, elimin milyonlarca mil uzağında. Bir ses kadar yakın, soluk kadar uzak. Beklemek kadar can yakıcı bir şey; hasretlik. Söylemek isteyip de susmak durumunda kaldığın sayılı vakitlerin hemen geçmesi gibi hayat. O gidiyor ben ardından son trene yetişir gibi koşuyorum. Binmek üzereyken düştüğüm de oluyor, kılı kılına yetiştiğim veya tam vaktinde en güzel koltuğu kaptığım da.
Derinden bir oh çekişim var gizli saklı köşelerde, herkesin içinde utangaç tebessümlerimle. Sesimin soluğumun çıkmadığı yegane yerin bir adım gerisindeyim şimdi. Tereddütüm var eşikten öteye atacağım adımımda. Gitsem de bir kalsam da.
Şimdi. Tam zamanı dediğim hayat kırıntıları silindi ayakaltımdan. Acıtmıyor eskisi kadar canımı, nasır bağlamış olmalı duygularım. Alışkanlık başa dert. Zilin çalmasıyla hayat göz kırpıyor şimdi bana. Tenefüs araları mutlu eder öğrencileri ya, işte öylesine mutlu oluyorum, kısa aralarda ben de. Kendime çaldığım vakitlerin toplamında hep artıları biriktiriyorum sol yanımda.
Gülçin GÜLOĞLU

Uzun zamandır yazamayınca kendimi kötü hissediyorum. Aldığım sorumluluğun hakkını veremediğimi düşünüp, kendime zamanı zehir ediyorum. Ancak her zaman dilediğimiz olmuyor ve yapmamız gerekenleri aksatabiliyoruz.
Uzun zaman evde oturup da sonra işe başlamanın sayamayacağım kadar çok karmaşık duygusu var. Heyecan, merak, yorgunluk, endişe, heves, mutluluk vs. Son bir haftadır bu duyguları iç içe yaşıyorum ve eve kendimi zor atıyorum.
Epeyce bir zamandan sonra yoğun olmanın tadı bambaşkaymış. İnsan yorulmayı bile çok seviyormuş ve bir zaman sonra zaten yorgunluk da kalmıyormuş. Evdeki hayattan çok başka yaşam, tanıdıkların dışında yeni yüzler, apayrı bir çevre. İş hayatı başka bir dünya alanıymış meğer her şeyiyle. İnsanları tanırken kendini de tanıyorsun, onları anlamaya çalışırken ve oldukları gibi kabul ederken fark etmeden kendine yakınlaşıyorsun. İşe yaradığını biliyor, emeğinin hakkını bekliyorsun. Bunları öğrenmek de çok güzel.
İşin zor kısmı bitti benim için. Şanslı görüyorum kendimi çünkü profesyonel kişilerle çalışıyorum. İşin alt kademesinden başladım ve sindire sindire öğreniyorum iş kavramlarını. Şu kısa sürede değiştim mi ne? Galiba
Mesela daha sabırlı oldum. Birine çok kızınca ona öfkeyle bakmayı unuttum, çok sinir olsam bile nezaket gereği göz göze geldikçe bir tebessüm edebiliyorum. Aceleciğim yerini pratikliğe bırakıyor sanki. Titiz olduğumu gördüm bir de… kahvaltıya alıştım ve durmadan yiyorum
Daha doğrusu yediriyorlar 
Masa başında değil işim, sürekli ayaktayım ve faalim. Bu nedenle düşünmeyi ve aklımı kemiren şeylere yoğunlaşmayı bir kenara bıraktım. “önce ben” demeyi alışkanlık haline getirip, tek başıma yaşamadığımı da unutmuyorum. İnsanlarla iç içe ama daima kendimle başbaşayım.
Kısa kısa haberler bunlar. Günler geçtikçe gözüme takılanlar, yazmaya değer konular, anlatılacak kadar kayda değer paylaşımlar bu satırlarda yerini alacaktır. Herkese bol kahkahalı günler…
Gülçin GÜLOĞLU
Son Yorumlar