bir deniz yıldızı masalı

Kişiden Kişiye Yaşam Farkı

Yazan admin at 11:30 pm

İnsanın en azılı düşmanı kimdir?
Cevap: Kendisi…

Nerden bu kanıya vardım. Tabi… öyle kolay değil atıp tutmak. Öncesi var, yaşanmışlığı var, yaşadığı günlerin birikimi var, yoğunluğu var, gözlemleri var, ötekinden berikinden duyduğu var.

İnsan ne yaparsa kendi yapar, kendine yapar, kendisinde eksik gördüğü veya tam olduğuna inandığı benliğine yapar. Görüp de görmemezlikten gelirse, duyup da duymamış gibi yaparsa, farkında olup da bir şey yokmuş gibi devam ettirirse sonuç bellidir: canı yanar.

Bencil olma diyenlere sözüm. Bencillik kötüdür kabul ama eğer yaşadığımız çağın içinde biraz olsun mutluluk arıyorsak bir tutam bencilliğimiz, kendimize dönük yaşantımız, huysuzluğumuz, yalancılığımız olacak içimizde. Bizden başka bizi yaşatacağız bünyemizde.  Başka yolumuz yok nitekim.

Boşuna demiyorlar, dünya kötülerin dünyası. Kısa vadede kazanan onlar gibi görünse de uzun yılları düşünmek gerek bir de. Hiç birimiz kazık çakmadık bu dünyaya. Hesaplaşma vakti geldiğinde can yakanlar bulur elbet cezasını. İyinin içi rahat. Yine de yapamıyor kötülüğünü, boş veremiyor olana bitene, içinde yaşatıyor sıkıntısını, ağlıyor da yine lanet okuyamıyor. Olmak lazım deyip, vazgeçemiyor iyiliğinden.

Demem o ki; iyi kendine yapar, kötü karşısındakine. İnsanın dostu da düşmanı da kendisinidir. Kimi zaman yerden yere vurur kendini, en olmadık işlerle belanın peşinden gider, inat eder; kimi zaman aynada sohbetlerinde bir şefkatli kola yoldaşlık eder, kendi kendine.

İnsan olmanın gerekliliklerinden çok, içinde insan olmanın kırıntılarını açığa vuranlardan korkmamalı aslında. Sözünü sakınmayanlardan değil, sözünü içinde büyütenlerden ıramalı. Kendine yaptığı iyiliği konuşanların yanında olmalı, başkasına yaptıklarını dile getirenlerin değil. Sevgiyi ağzıyla diyenlerden değil, yüreğiyle hissettirenlerden yana olmalı, arkadan laf eden sözde insanların peşinde koşmamalı, yüreği mert insanların sözüne gitmeli.

Nefes almayı değil, aldığı nefesin hakkını vermeyi maharet sayanların günü mü tükendi ne? Birçok yol var, yolcusu kaldırımda yaya. Tekerleklerle çabuk gitmenin değil, sağlam adımlarla gideceği yere geç varmanın keyfini yaşayanların sofrasına buyur etmeli yüreği. Kanayan kalbin pansumanı bir bezde, pamukta değil, aynı hatayı tekrarlamamakta. Unutmamalı! Acıyan kalbin acısı kolay dinmiyorken, bir mutluluk ateşinin alevi hemen bitiyor.

Yaşamın içinde saldıran da biziz, koruyan da. Biz bizden hariç her şeyin garantisiyiz. Kimin yüreğine kilit vursan anahtarı biz çift sözde. Açan da biziz, kilidi sağlamlaştıran da. Yüreği yufka kişinin merhametinde, kuş tüyünde oradan oraya sallanmakta insanlık. Birisi avuç açıp kaparsa o tüyü nasibini almakta. Ekmek aslanın ağzından çıkıp, çoktan yerin yedi kat dibine indi. Söylemek acı, yaşamak ızdırap.

Kendini düşünmeyenle düşünen bir olmuyor. Her mutluluk bir adım ötemizde bizi beklemiyor, iyi olmanın sınırları bizi ilgilendirmiyor, yaşamanın güzelliği bize kendini unutturuyor.

Şimdi anladık mı, neden kişinin en azılı düşmanı yalnızca kendi.
Çünkü aynı hataları tekrarlıyor, ders almaktan kaçınıp, düzelir diye bekliyor, ömrünü zarara katık yapıp, vaktini çalıyor. Güzellikler varken namerde el açıyor. Hayatını yaşamayı bilemiyor, bilemiyor, bilemiyor…

Gülçin GÜLOĞLU

 

Deniz Doldu İçim…

Yazan denizyildizi at 2:38 am

Geçtiğimiz iki gün iyi bir deniz havası aldım. Denize karşı ne dilersen olurmuş ya ben de diledim tüm dileklerimi sonsuz maviliğe. O kadar canlı yaşatıyorsa derinliğinde benim de bir dileğimi saklar herhalde koynunda sır olarak.

Kumdan kaleler yapamadım henüz, vakit ona daha erken ama taş sakladım kumun içine kimseler bulamasın diye. Kazıdım, tırnaklarımın içine giren kumları umursamadan hayallerimi koydum denizin ıslaklığını gördüğüm yere. En güzel düşlerimi bıraktım, o yere.

Dalganın sesiyle mırıldandığım şarkılarımı eşlik ettim sahil boyunca yürüyüşüme. Yalnızdım, kendimle kalmanın keyfini çıkardım. O mavi… ne huzur dolduruyormuş meğer kimselerin olmadığı vakitlerde insanın içine. Hani kalabalıkken bir başka da sadece sen bakarken ona daha bir başka görünüyormuş bakanın gözüne, içine işliyormuş iyot kokusu, burnunu sızlata sızlata.

Deniz bambaşka bir olay. Anlatması zor, yaşaması şahane denilen türden. Tekneyle açılması, derindeki şeffaf sudan içinde yüzen balıkları izlemesi ayrı bir keyif, kıyıdan dalga sesleriyle bütünleşmek apayrı keyif. Hangi tarafından bakarsan bak, gördüğün tek bir şey var, o da sonsuzluk, hissettirdiği tek şey var: huzur.
Denizin tüm güzelliğini günlerinizde hissedeceğiniz yarınlara…

Gülçin GÜLOĞLU

 

Günler günleri kovalıyor. Kovalanan günlerde her geçen gün bir başka özel gün yaşanıyor, kutlanıyor. Arada atladığım varsayılan günlerin dışında bugünkü konuyu yazmamak olmazdı, zira gençlik konuşacak bugün. Kim dinlerse işte…

Yazık ki, kimse yapılması gerekeni yapmıyor, tatil diye günün tadını çıkarmaya bakıyor, bayramlarımız gibi. Eski tatları alamayan “şikayetçi toplum” kılını bile kıpırdatmıyor. Herkes birbirine nereye gidiyoruz diye soruyor ama hangi yolun yolcusu soran da bilmiyor. Kolay iştir bilirsiniz, birilerini suçlamak. 

Bizim zamanımızda diye başlayıp, kendi dönemindekileri övmek, yaşananları abartmak, bizim insanımıza mı mahsus bilemiyorum. Bilmeyi istediğim oluyor, araştırıp sorduğumda sonuç beni korkutuyor. Neden biz suçlamayı, kendine ait her şeyi farkında olmadan önde tutmayı seven bir milletiz.

Demem o ki; pek çok ülke gençlerini ön planda tutup, onları en iyi şartlarda okutur, en iyi hizmetleri sunar, ihtiyaçları olabilecek tüm tesislerde kolaylıklar sağlar da bir tek bizim ülkemizde gençler hep başka düşünülür. Aslında hak yememek gerekir ki başlı başına iki grup mevcuttur ülkemizde: gençleri anlayıp, genç yaşayıp, iyiye gidildiğini düşünenler ve gençleri kötü ekonomiden, zor şartlardan, karanlık gelecekten sorumlu tutanlar diye.

Önce iyiden başlarsak eğer kısaca, gençleri bu ülkenin umudu olarak görüp, onlara emanetlerinde gözleri arkada kalmayacak bilinçli diyebileceğimiz bir kesim var. Bizden önceki eksiklikleriyle ülke yönetimini devralıp,  çağdaş medeniyet seviyesine taşıyacak gücü gençlerin yüreklerinde, damarlarındaki kanın her damlasını hakkıyla akıtabilecek cesareti genlerde gören güvenli bireyler bizlere güven vermekte.

Diğer tarafta çevresinde kötü işler yapmasına tanık olduğu sayılı gençleri görüp de bunu ülkenin genelindeki tüm gençlerle bağdaştıran aklını örümceklerle dolduran büyüklerle yaşamaktayız. Ne verdiniz ki ne bekliyorsunuz diyen gençlere verecek cevapları kalmayan, anca negatif ve bastırılmış duygularıyla gençliğini yaşayamayıp, acısını başkasından çıkaracak “dünün gençleri” bizleri çıkmazda görerek kendi egolarını tatmin etmeye devam edecektirler.

Verilen cevaplar açık aslında, saygımızdan vereceğimiz ödünümüz yok gençler olarak, devraldığımız görevleri daha iyiye getirdiğimiz işlerle yeterince de ispatlıyoruz. Arada fazla geliyorsa bizim eğlencemiz bu da bizim işimiz, keyfimiz. Yoksa kimseye zararımız, kendimizden başkasına geçmiyorsa sözümüz, bırakın biz de kendi mührümüzü vuralım sayfamıza. Bizden sonrakilere ışık olacak aydınlığı savuralım dört bir yana.

Gençlik bayramı bugün. Geç kaldıklarımızla gençliğimizin uçurumunda bize verilmesi unutulmuş haklarımızı isteme günü esasıyla. Bizi duyanlar olur belki, belki de uçurumu duvar kenarı yapıp oradan mutluluğa atlayıp bir adım ötemizdeki çocukluğumuzu yaşamamız için fırsat verirler bize bugüne özel.

Bize emanetin ülkeyi hep birlikte aşacağımız ümitli yarınlara gidiyoruz Atam. Sen rahat uyu, takıldığımız yerde ilkelerinden güç alsak da senin yokluğun bugünlerde daha çok hissettiriyor kendini. Ama yine de sen rahat uyu, vatanımızı koruyup, namerde el açmayacağımızı yeterince kanıtladık biz, yine de kanıtlamaya devam edeceğiz. Bu güzel günü bize bahşettiğin, bizi unutmadığın için, bize böylesi güçlü bir vatan emanet ettiğin için sana minnettarız.

Tüm gençlerin, ruhu genç kalanların, gençleri anlayanın 19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik Ve Spor Bayramı kutlu olsun, mutlu olsun, coşku dolu olsun…


Gülçin Güloğlu

 

sürprizzzz…

Yazan admin at 12:33 am

Birkaç gündür ertelediğim, kendimi en rahat halimle yazıya vermek istediğim bir sürecin sonu değil bu saatler. Aksine yorgun, yatmak için saatin biraz daha geçmesini beklerken güzel bir sürpriz bu yazıyı yazmamı hızlandırdı.

Yepyeni bir blog açıldı. (blogeditoru) Güzel bir ekibin başında olup yürüttüğü hoş çalışmalarla, sevdikleri blogları tanıtma sitesi diyebiliriz. Bu tanıtım için seçilen ilk sitelerden biri de benim denizyıldızım olmuş… Öyle güzel bahsetmişler ki sitemden inanın gurur duydum ve doğru işler yapmanın mükafatını almanın tadını çıkarıyorum.

Özenli cümleleri ve teşvik edici tanıtım yazılarıyla site sahibinin gönlünü almayı başarmışlar, yani benim. :P Şaka bir yana blog açmak çok kolay ancak bu işi yürütmek ve hobi dışında sorumluluk kabul etmek çok zor. Zaman zaman pes ettiğim oldu itiraf ediyorum, yeter dediğim ancak yola çıkarken kendime bir söz vermiştim ve şöyle demiştim: eğer bir kişi bile benim yazılarımda kendini bulabiliyorsa ben bu işi bırakmam. Zaman geçti, ne cümlelerim beni yanılttı ne de istikrarım. Nefes almaya devam ettiğim sürece de bu site kapanmayacaktır.

Daimi ziyaretçilerimden, hasbelkader yolu düşen kişilere kadar herkese içten teşekkürlerimi sunuyorum bu sayede. İnsanız, neler yaşamıyoruz ki… mutluluğumuz da oluyor, ağlamalarımız da, burada cümlelerimize yansıtıyoruz ister istemez, gönül dostlarımız var hatırlayan, acımızsa acımızı paylaşan, sevinçse bizimle bütün olan, sanal alemde bile bizlere hakkı geçen ne çok insan var. Bir klavye ötesinde bile gerçek hayatın izleri dışında başka dünya var artık. Sabah merakla pc yi açıp beklenen dostların yorumlarını arıyor gözlerim. Orada esirgemedikleri cümleleri görünce diyorum ki doğru yoldayım, hiç bilmediğim, ne yapar eder, nerede yaşar hiç fikrim olmayan birinin bir sözü bütün günüme moral oluyorsa eğer, bu tesadüf değil gerçeğin kendisi.

Biz aile olduk sözü laf ebeliği değil, eğer yokluğunda merak ediliyor, hastalığında ağrısı paylaşılıyor, gülüşünde hoş sedası diğerini güldürüyor, canı yanarken çözüm aranılıyorsa biz artık gerçekten bir aile olduk demektir. Beni tanıtma gereği görüp güzel cümlelerini esirgemeyen çok değerli arkadaşlara buradan binlerce kez teşekkür ediyorum. Sizin de yolunuz açık olsun arkadaşlar…

 Gülçin GÜLOĞLU

Bazı küçük şeyler kimileri için önemli olsa da kimileri için göz ucuyla bakıp gayet önemsiz gördükleri şeyler olabilir. Hayatınızın genelini bir düşünün, sizin için çok önemli bir şeyi anlatırsanız birilerine karşıdaki kişi sizi sadece dinler, sizi heyecanlandıran şey onun için çok bir şey ifade etmez.

Geçenlerde uykuyla uyanıklık durumumda fark ettim ki, hayatımda önem verdiğim insanlarla tesadüfen hep bir incir ağacı, incirin kendisiyle ilgili bir anım olmuş. Meyvesini zaten ezelinden beri çok severim, çocukluğumdan beri yemeyi sevdiğim ender bir meyvedir ancak anısı biriktikçe daha bir değer kazandı benim için.

Mesela bir eski dostumla gölgesinde oturup, ağlaştığımızı başka bir gün mutluluk ve heyecanla birbirimize anlattığımız yaşam kırıntılarını, kaygılarımızı, beklentilerimizi, beklemediklerimizi, geleceğimizle ilgili kurduğumuz hayalleri hatırladım. Sonra kalkıp tek tük dalında kurumuş incirlerden kopararak mideye indirmiştik. Bundan sonra burası bizim yerimiz olsun diyerek, giderek görüşmelerimiz azaldı, o yere gitmek zorlaştı ama oraya ait anıları silmek zor. Akılda kalan kalıyor, ket vuramıyorsun düşüncelere. Koca koca yapraklarına sıçrayan dalga damlaları inciri kopardıkça elimizin tersine düşüyor, şımarık hareketlerle birbirimizin üzerine silme yarışması yapıyorduk. Çocuklaşırdık. Dost sohbetlerinde bazen birkaç kişi daha ortak olur, günleri daha ayrı bir tatla o geçirirdik. Hepsinin izi derinlerde.

Önem verdiğim bir başka dostumla daha incire ait bir anım vardır. Misafir olmaya gittiğim bir günün sabahında dostumla bir Bursa sokağındaydık. Bir evin bahçesinde yola uzanan, olabildiğince büyük bir incir ağacının uzanmamıza bir el boyu kala yetişemediğimiz incire ulaşma çabasıyla garip hareketlerle çantamızı vurarak, hoplayıp zıplayarak almaya çalıştığımız inciri alamamanın sıkıntısıyla köşeyi dönüşümüzü hatırlıyorum da biraz muzurluk biraz utangaçlıkla oradan ayrılışımızla, o sahne gözümün önünde olacak daima. Biz o inciri hırs yapar yine de alırdık da birisi şişşşt diye seslenmeseydi…

Bir başka anısı ise, Salihli de meşhur kaplıcalardan her yıl mutlaka 10 günlüğüne ev kiralardık. Oraya her gidişimizde küçük sepetler içinde incir (yemiş) alırdık gün aşırı. Çiğnedikçe kıtır kıtır ses çıkaran çekirdeğiyle, içinden bal gibi akan tatlılığıyla yenmeye layık bir meyve olarak hatırımda.

Şaşar kalırım, “ocağına incir ağacı dikti” denmesinde bende bunca iyi anısına karşılık, herkeste kötü bir intiba bırakmış olmasına bir garip incir ağacının. Ancak öğrenmenin sonu yok, ben de araştırdım ve öğrendim bu konudaki birkaç rivayeti de sizinle paylaşacağım. Şöyle ki; incir ağacının kökleri oldukça fazla ve güçlüdür, bu ağaç büyükçe, toprağın derinine indikçe evin altına doğru ilerler ve gün gelir evi temelinden ayırır. Bu da evi yıkacağından böyle bir deyim doğmuştur. Başka bir rivayet, ikinci Murad’ın küçük kardeşi şehzade Mustafa, taht kavgasına atılıp isyan edince İznik’te tutuklanarak bir incir ağacına asılmıştır, bu deyimin o yıllardan da kaldığı söylentiler arasında.

Doğruluğunu tam olarak bilemesem de benim için gerçek, incir ağacının hayatımın en güzel günlerine eşlik ettiği ve hafızamda gülümsememe sebep değerli anılar yaşatmasıdır. Benim kendime seçtiğim bir de incir ağacım var hep en özel, en masum anlarımda barındırdığım, içten içe yaşanmışlıklarımda beslediğim bir de kestane ağacım, kimseye diyemediğim.
Peki ya sizin? Sizin ağacınız, meyveniz hangisi, size özel içinizde beslediğiniz?

GÜLÇİN GÜLOĞLU

Bizdeki Biz/ Biz De Kimiz?

Yazan admin at 12:16 pm

Bir varmış bir yokmuş… İnsan denilen canlı hep var olmuş. Kıytırıktan hayat tortularını kendine yontmuş da yontmuş. Bir yandan çok mutluymuş diğer yandan kendini yerden yere vurmuş. Doğmuş, büyümüş, ölmüş.

Bu kadar kolay mı üç kelimeyle bir ömür özetlemek. Ben yapmıyorum diyenlerin izinden gidip söylüyorum. Birisi zamanında böyle bir laf atmış o şimdi yürüyüp gidiyor. Sorunsuz hayatı kim yaşamış da ölüm anına sıfırdan arınmış gidebilmiş.

MUTLUYUM demek bir iz sürmek ne güzel. Çabalamak yorsa da, dinlendiriyor sonundaki başarı. Çok istediğin bir iş mesela ya da vazgeçemediğin bir insan, kendinden ödünler vererek aldığın nefes sayısı, evladın, annen baban, çoğu zamansa kendinle ilgili mevzular, nasıl da yoruyor insanı. İnsanlığa adanmış bir tek söz çıkar bir gün dudaklarından, sonra ellerin işler icatlar sunarsın herkesi hayretler içinde bırakarak, iyi yazarsın söz uçar yazı kalır adın kalır…
Kendini yaşarsın bir zaman.

GÜLÜMSEMEN için bir nedenin yok mu sence? Bir düşün derim kesin cevabın hayırsa eğer. Ben de öyle sanırdım çünkü. Ama düşününce öyle olmadığını anlıyorsun. Sıkıntıyı incir çekirdeğinden çıkarıp yaşıyorsak mutluluğu iğne ucundan çekip çıkarmamız gerekmiyor mu? İnsan hüznü sever bilirim. En derinlerde boğulup da sonra çıkınca yüzeye ben derindeydim ama azmettim boğulmadım, yaşamayı seçtim diyebilen, demeyi seven ne menem bi canlıdır anlayamadım.

HAYAT, öyle ya da böyle bir şekilde sevdirir kendini sana. Küçük, haşarı, ele avuca sığmayan bir çocuk. Atsan atılmaz, satsan satılmaz. Satsan değeri kimine beş para kimine hiç para. Bana yok pahasına gidiyor hiç hak etmeyen insana.

Özetlemek lazım bugünü, yaşamı, insanı. Her şey hemen dibimizde bir su birikintisi ötemizde. Kimimiz göremiyoruz önümüzdeki suyun derinliğini kimimiz sığları seçiyoruz habire. Berrak bir yoğunluk varken en güzel yerde arkamızdaki bulantıda boğulmak niye?

Gülçin GÜLOĞLU

 

Nerden başlasam neyi yazsam. Bu hafta sonunu yalnızca kendim için yaşadım. Ertelediklerim, es geçtiklerim, yaşamak istediklerim, kendimden esirgediklerimle ne varsa iki güne sığdırdım. Hayvanat bahçesi, tiyatro, Pazar alışverişi, dostlarla yudumlanan kahve sohbetleri, ailemle geçirdiğim kaliteli zaman vs… Ve bunları tek yazıda paylaşıp can sıkmaktansa bende uyandırdıkları etkiyle yazılar halinde ayrı ayrı ele almak istiyorum. İlk olarak gittiğim tiyatro oyunuyla ilgili yazmalıyım, oyunun bende bıraktığı etki soğumadan.

Sanat yok mu oluyor, kişiler artık ilgi göstermiyor diyenlerin aksine çok önceden bulabildiğimiz biletle cumartesi tam 14.00’da İzmir Devlet Tiyatrosunun önündeydik. Uzun zaman olmuştu bir tiyatro oyunu izlemeyeli. Biraz da son günlerdeki yoğunluğu katarsak beni kendime getiren bir durum oldu bu oyun.

Adı: Tek Kişilik Şehir. Ankara Devlet Tiyatrosu oyuncularının sergilediği bir oyun. Günümüz insanlarının tek başınalığını konu alıp, gündemden olaylara biraz dokundurup, günlük hayatta karşımızda olup da fark edemediğimiz insanları bize gösteriyor. Aslında çok kişi arasında tek başına yaşadığımızı bize gösteriyor. Şehirler şehir dışına taşınıyor, cümlelerimiz belli kelimelerle sabit kalıyor, her gün sonu olmayan, gereksiz bir dolu kurslar açılıyor, insanlar giderek yalnızlaşıyor ve cinsel hayat artık bitiyor.

İnsanlar nasıl para kazanabiliriz dışında nasıl daha kolay para kazanabiliriz? çabası içinde. Öyle ki; para için, insanın bedeninin kendine fazlalık olarak gören kişileri intihar etme yolunda teşvik eden bir restoran bile var. Oyun burada geçiyor zaten tümüyle. Garson kız ve dört yıl boyunca internet arkadaşlığı yapıp ilk kez bir araya gelecek bir çift sahneye hakim.

Günlük yaşamda en çok kullandığınız ve hiç kullanmadığınız kelimelere hiç dikkat ettiniz mi? Bu oyuna kadar ben hiç düşünmemiştim. İşte sanatın sorgulayıcıyı boyutu. Sahi… ben günlük yaşamda en çok hangi kelimeleri kullanıyorum. Oyunda gösterildiği gibi küçük bir yere not almak lazım. En doğru şey kendimizi sınamak. Birkaç kelime arasına sıkıştırılmış sayılı cümlelerin kime ne faydası var. Çok okumak, çok öğrenmek ve bunları paylaşmak, dağıtmak gerek. Aynı kelimelerin etrafından uzaklaşıp, aynı anlamdaki değişik sözcüklerle sözlerimizi daha anlaşılır kılabiliriz.

İnsan olarak; daha, zaten, ama, ne gibi, evet, nasıl, ne zaman, niçin, hayır, neden, henüz gibi kelimeleri kullanmadığımız bir gün neredeyse hiç yok. Bırakalım günü bir konuşma yok. Sığlarda gezinip, derinlerde daha etli balıkları avlayıp iyice doyuramıyoruz karnımızı. Sahip olduklarımızın değerini yok olduklarında anlayabiliyoruz.

Zamansız açtığı çiçeklerle, güneşin aldatmacasına hemen inanan erik ağacı kandırılması en kolay canlı mı? Peki öyleyse neden hayal kırıklığıyla dökünce çiçeklerini bir bir, canımız yanmıyor hiç. Kandırılması en kolay canlı erik ağacıysa eğer umarsızlığıyla da insan birinciliği taşıyor demektir.

Dışarıdaki havaya göre mi değişiyor içinde bulunduğumuz mekanın dengesi. Dışarısı soğuksa içerisi sıcak aynı şekilde sıcaksa da soğuk… Artık her şey otomatik de bir insanlar mı kaldı kurulmadık.

Düşünün insan kendini gıdıklayamaz. Kendi kendine gülemez. Kendi kendine çoğu zaman yetemediği olur, birine hasret zamanlarda tek arkadaşı internetten mi bulur. Kendine gülmekle, kendine ağlamak ne kadar farklıdır birbirinden. Daha güzel ile daha çirkin arasında hiçbir fark yoktur diyor oyunda. Bu mümkün mü? Evet… Nasıl? Çünkü ikisisin de başında daha var. Bu “daha” ortadaki farkı yok ediyor. Alın size bir düşünme konusu daha.
Birinin kullandığı kelimeyi diğerinin kullanmamasına özen gösterin bakalım uygun bir zamanda. Ne kadar başarılı olabileceksiniz. Mesela birinizin neden dediği bir şeye sizin neden demeniz yasak. Bunun dışında aynı anlamda farklı bir kelimeyle sorun sorunuzu. Neden yerine ne gibi kullanabilirsiniz. 

Bir başka çarpıcı sahne ise, ekonomi çok kötü. Nerden anlıyorsunuz, sular tertemiz, suyun dibi görünüyor, fabrika atıklarından eser yok, işçiler çalışamaz durumda da ondan. Eğer ekonomi çok iyi olsaydı sular fabrikanın atıklarıyla su olmanın dışında her şey olacaktı da ondan. Kumaş fabrikasının hiç atığı yok, eskiden çeşit çeşit renge boyanan deniz şimdi tertemiz. Düşünmek gerekmiyor mu, şaşılacak bir durum.

Hayat bilgisayardan ve bilgisayara bağlı yaşayanlardan ibaret değil. Gerçek hayat bitmedi, ekonomi durmadı, dostluklar son bulmadı, yürek çarpmaya devam ediyor, dünya dönmekten vazgeçmedi. Tek kişilik şehirler şehir dışında değil bizzat bizim olduğumuz yerde. Mutsuzluk diye bir şey yok, bu insan kandırmacası. İnsan kendine ait ezik duyguları bir şeylere yüklemek istiyor yalnızca. Akılda takılı kalan düşünceleri denize atmak veya havaya fırlatmak çok zor değil. Yalnızca bir defa deneyin zor olmadığını göreceksiniz.

Oyunda ders alınması gerekenleri ya da aldığım dersleri paylaştım. Oyunu izlemeyenler için anlamsız gelen cümleler kurmuş olabilirim.  Ancak tiyatro sinema gibi değil, yerinde alınan, öğütlerle kişinin mantığı kadardır nasihatler. Kelimelere dökülmesi hayli zordur ben bunu başarmak istedim.
Herkese bol tiyatrolu günler…

Gülçin GÜLOĞLU

Annem’e

Yazan denizyildizi at 1:42 am

Soğuk bir kış günüydü. Hani ilk ayrılıkların soğukluğu, mevsim ne olursa olsun üşütür ya insanı öyle bir ayaz yiyordum bende o gece. Pencereden dışarı izliyor hiç bilmediğim suretleri inceliyor, sokağın köşe başına konup kaçan kuşları takip ediyordum. Eksiklikleri tamamlamaya çalıştığım hayat, bir yandan getiriler sağlarken diğer taraftan sevdiklerimle beni ayırıyordu. Herkesi çok özlüyordum bu uzak yerde ama en çok annemin yokluğu ağır gelmişti bana.

Doğduğum andan itibaren kokusunu içime çektiğim, elimi uzatsam yakınımda olan annem şimdi kilometrelerce uzağımdaydı. Ben hala çocuktum, ayakları üzerinde durmaya çalışan güçlü, kararlı, kendinden emin imajıyla herkese karşı gelen ben, kabuğuma çekildiğimde hala annesinin küçük kızıydım.

******

Düşünceler en zayıf zamanlarında tahta geçer kişinin yüreğinde. En olmadık zamanda konuk olurlar, hazırlıksız yakalarlar yüreğin sahibini. Bir masa başında karşılıklı içilen kahvenin değil kırk yıl, bir ömür hatrı olduğu günler annemle geçirdiğim zamanlar. Sıkıcı gelen insanların arasında kaçışlarımda sığındığım tek liman. Gemilerin gelip gittiği, kornasını acele etmem için çaldırdığı ödünç saatlerde yudumluyorum şimdi kahvemi, sırf annemle biraz daha kalabilmek için. 

Hayat bazen tren, sıra sıra vagonlarında hoplaya zıplaya gidilen yorucu ve eğlenceli yolculuk, bazense gemide seyahat, sakin, kendini dalgalara teslim etmiş hafif hareketlerle dans eder gibi. Ayağımızı yere basmamızla anladığımız bir yürek hoplaması, anneden ayrılık. İçimin cız ettiği eğreti bir köprü başında karşıya geçmeye cesaretsiz, korkulu bakışlarla umudumun bittiği anda arkamda hissettiğim desteğim annem.

Uzak kentlerin birinde adını koymaya çalıştığım içimdeki seslerin gürültüsüyle uyandım sabaha. Dışarıda güneş vardı ama benim içimde yağmur yağıyordu, gök gürültüsüyle. Yabancı değildim böyle farklılıklara, çok defa, yağmur yağdığında içimde açan güneşin dayanılmaz sıcaklığını yaşamıştım. Şimdi bu soğukluk ve yağmur annemi hatırlattı bana.

Sıkışıp kaldığım zahiri zamanların sessiz isyanlarında daima yanımda olduğunu bildiğim cennetten benim için gönderilmiş meleğim, her duygusuyla ılık bir nefes başucumda. Söylenebilecek kelimeleri boğazımda düğümleyen sessizlik şimdi bana kalan. Ancak ben öğrendim ki, birinin annesi öldüğünde vazgeçiyor çocuk olmaktan yaşı kaç olursa olsun. Öyle omuzluyor sorumlulukları, sırtlıyor kendince hayatı.

******
Ilık bir bahar ayıydı. Çelişkilerimin içinde kendimi kaybetmiş, arama çabasına girmişken, sen aramıştın beni, annem. Bir sesin yetmişti beni alt etmeye çalışan düşüncelerimi dağıtmaya. Nasıl da hissetmiştin, üzüldüğümü. Sorguladığım dünle ilgili geçmiş kalıntıları sesini duyunca yok olmuşlardı. Ben yine pencereden bakıyordum. Karşı kaldırımdaki ağacın yeşil tonları tablo oluyor salonun duvarına yerleşiyordu. Tam ortada ikimizi hayal ediyordum. Burnumda tütüyordun. 

Doğduğum andan itibaren kokusunu içime çektiğim, elimi uzatsam yakınımda olan annem şimdi kilometrelerce uzağımdaydı. Ben hala çocuktum, ayakları üzerinde durmaya çalışan güçlü, kararlı, kendinden emin imajıyla herkese karşı gelen ben, kabuğuma çekildiğimde hala annesinin küçük kızıydım.

Gülçin GÜLOĞLU

  • Etiketler

  • Meta

  • Sponsorlar