Aşk bize fazla geldi sevgili
Sandık ki yüreğimizi siper ederiz ateşe
Kim durursa önümüzde karşı çıkarız
Sevdayı ortak ederiz günümüze gecemize
Sevdalı yürekleri yüreğimize eş ederiz
Yolumuza katık ederiz ümitleri
Öyle yürürüz el ele bu yolda, engebesiz
Aşk bize fazla geldi sevgili
Taşıyamadık en hafif terk edişleri
En nadide çiçeği sulayamadık isteklice
Sevemedik sokakta gördüğümüz masum kediciği
Az geldi bize bizim sandıklarımız
Doyuramadık içimizdeki canavarı
Uzatmaya korktuk aslanın ağzına elimizi
Aşk bize fazla geldi sevgili
Yüreğimizi açamadık elimizi açtığımız gibi
Yılları yok saydık, birbirimiz gibi
Erişemediklerimizi bizim sandık bir süre
Gözümüzdeki renkleri çoğalttık sandık, bilgisizce
Sonunu göremedik, uzandık yetişemedik
Bağırdık duyuramadık, tükendik…
Aşk bize yakışmadı sevgili
Bir takım elbiseyle bir gelinlik giydiremedik
Ruhlarımızı dans ettiremedik ele güne karşı
Bir yastıkta kocatamadık duygularımızı
Ağır geldi, belimizi büktü hayat şartları
Diyemedik, yüzümüzün kırışıklığına tanık olamadık
Bir türlü ölümüze ağlayamadık…
Geçmişimize ağladığımız gibi…
Gülçin GÜLOĞLU
Çok uzun süredir gerek gruplardan aldığım, gerekse arkadaşlarımın gönderdiği maillerin çoğunun konusu farklı açılardan ele alınıp, aynı konuda birleşen yüzlerce mail tarafımda birikmekte. Nedir bu ala ala bitmeyen mail? Türklerin özellikleri, davranışları, mimikleri, zekaları (!), kendine has durumları vs.
Biri diyor Türk dedim mi orada duracaksın, diğeri saflık denince aklına Türk’ü getiriyor, bir başkası resimlerle hayat veriyor hayal gücüne… Doğrular var ancak bir o kadar da mübalağa var. Ben de hem mailden etkilendim hem de gün içinde gözüme takılan, fikrime ters gelen, beni güldüren aynı zamanda düşündüren Türkleri yazmak istedim bugün. Ne derler biraz -ti ye almak istedim.
İlk örneğim araba kornaları. Başka korna da var mı demeyin var tabi, bisiklet kornası, motor kornası… Bu kornalar çeşit çeşit ama bizim alanımıza arabaların kornası giriyor bu aşamada. Türklerle ne ilgisi var bu kornanın diye soran biri sanırım çıkmaz. Direksiyona geçen de bir tavır değişikliği oluyor nedense, yayayken kızdığı ne kadar durum varsa direksiyondayken hepsini yapmak ona bir zevk gibi geliyor sanki.
Yolda giderken caddenin diğer tarafında yürüyen bir ahbabını gördü diyelim kişimiz. Zart zart kornaya basar. Kişi görmez kendisini yada bakmaz o yöne, bu sefer kendini bak ben araba kullanıyorum ama mutlaka beni görmen lazım edasıyla daha bir ısrarla çalmaya başlar kornayı. Duyurmaya çalıştığı kişiden hariç herkes bakar ama hedef kişi asla bakmaz. Kural gibidir. Oysa kendine çalınmıyorsa mutlaka kafayı çevirir bir bakar. Evet evet 6. his Türklerde hayli gelişmiştir.
Sonra yasaklar. Bir yerde yasak yazısı varsa işte en hassas noktamız, o yasağa mutlaka ki uyul-ma-yacak. Çimlere basmak mı yasak, nerede en yeşil taraf var, en yoğun yere gider zevkle basarız. Elli metre ötede yaya geçidi mi var, oraya kadar yürümeye gerek yok deyip, ortadaki direklerden atlamayı marifet biliriz. Buraya park etmek yasaktır, garaj girişidir. İşte delmeyi sevdiğimiz en can alıcı yasak. Zevkle, mutlulukla, garaj sahibinin arabayı sokamayacağı durumda arabamızı yerleştiririz veya çıkamayacak gibi. İtinayla. Buraya yiyecek içecekle girilmez. Nasıl olur, evden çıkarken aldığım sandviçleri ne yapacağım, bisküviler çantamda kalmış çöpe mi atayım, günah, sözleriyle görevliyi ikna eden, pardon pes ettiren demeliydim kişi bir Türktür. Sabır denemesi yapar resmen. Kapıda görevli varsa en aşağı yarım saat, eğer giriş serbest de içerde yiyenlerin uyarıldığı bir yerse bu sefer içerde başlar bir tantana… Bu liste uzaaaaaa gider. Anlatılmakla bitmez, yeter ki bize yasak deyin.
Bir başkası; yere tükürmek. En kötülerinden ve iğrenç derecede tiksindirici. Yere bakarsınız ve o görmek istemediğiniz kimin olduğunu bilmeden çevreye mikrop saçan tükürüğü görürsünüz. Yere tükürmek yasaktır yazan kaç ülke vardır çok merak ediyorum. Artık yerlere bakarak yürüme zorunluluğumuz var adeta. Bu maddeyi yazıp yazmamakta tereddüt ettim ama madem açık olmak zorundayım, yazıyorum işte.
Geleneğe göreneğe bağlı yaşayıp, eskiye takılıp sonra işine gelmediğinde modern olup, çağın ilersine doğru birkaç dakika içinde geçiş yapabilen de Türklerdir.
Türkleri enine boyuna ele almadım tabi ki. Bazı yerleri kusur bıraktım. Hem yazıyı okunur halde bırakmak hem de konuyu uzatıp konudan ayrılmamak adına. Türkler nerede olursa olsun Türklüklerini gösteriyorlarmış, öyle diyordu gelen bir mailde de mesela, örneklerle açıklayarak. Türk olmak ayrıcalıktır diyor bir başkasında. Her insan kendine göre ayrıcalıklıdır. İnsanın da, toplumların da artıları eksileri vardır. Ben de bugün gözümün kıyısından geçen, yolda giderken gerçekleşen olayları yazmak istedim. Eğlenceyle biraz kendimize bakalım istedim. Ne kadar becerebildim gerisini okuyana bırakıyorum.
Mutlu günler…
Gülçin GÜLOĞLU
Kırmızı bir balon şişirdim hayallerimde
Avucumda büyüttüm bırakmadan evvel
O büyüdükçe gençliğim ihtiyarlığımda harmanlandı
Gökyüzünde hayat bulur sandım
Peşinden sürükledim tüm kırmızı hayallerimi
Boyun büküklüğümden kaldıramadım başımı gökyüzüne
El sallayamadım doyasıya hayallerime
Maviye hasret kaldım bir süre
Sevinçlerimi erteledim, umutlarımı körelttim
Bir tek sen bilmelisin her şeyi, hayat, diye…
Uçurumun kenarında vazgeçtim
Peşinden koşmaktan kırmızı balonumun.
Özgürlük duvarını yıkmış farkında olmadan,
El açmış kırmızı hayallerim, el uzatmış gökyüzü
Beslemiş her şeyiyle karışık ömür törpüsünü.
Cevaplanmakta geç kalınmış sorular
Ertelenmiş hayatlar, çoktan vazgeçilmiş sevdalar…
Geride bırakılan, üstü örtülen eski yaşamlar
Tozlu raflardaki kitaplar, temizlenmemiş kırıklıklar
Eski bir arka bahçede yaşamaktadırlar…
Bir zamanların suskun yürekleri çığlık çığlığa olmuşlar
Kuralcı, düzenli, istikrarlı, dediğim dedik zamanlar geride…
Gözyaşları hür, kalpleri yapıştırılmış, sevdaları ortada
Usulca yaşanan ne varsa pişmanlık yaşamakta, sere serpe, hür
Vazgeçmiş yürekler, konuşur olmuş dildekiler…
Ya sen kırmızı balonum, erişebildin mi gökteki umutlarına
Beni uçurumun kenarında bıraktığının endişesi var mı bulutlarda
Yağmurlar fısıldaşıp nağme bırakıyorlar mı kulağına
Pişmanlıklar öbek öbek kuruldular mı ruhundaki yaralara
Sen, sen kırmızı balonum istediğin “her şey” oldun mu özgürlükler ardında…
Gülçin GÜLOĞLU
Geceyi saklıyorum rüyamda
Benden çalmasınlar diye.
Gündüzleri serdim tezgaha
Dileyen alsın diye.
Gökyüzünü sol yanım yaptım
Yağmurlar yakın olsun diye.
Yeri sağ yanıma kattım
Ayaklarım sağlam bassın diye.
Sevgimi aldım koynuma
Ne varsa onda var diye.
Nefretimi saldım sulara
Benden ırasınlar diye.
Çocuk hayallerime bir top attım
Beni özlemesinler diye.
Olgunluğuma bir çelme taktım
Beni rahat bıraksın diye.
Hayatıma renkleri kattım
İhtiyacım var diye.
Grileri balon yaptım
Bulutlara salayım diye.
Gülçin GÜLOĞLU / 05.03.2008
Sormadım ardından bakarken neden gittiğini
Söyleyeceklerini duymayacaktı kulağım
Benden aldıklarını geri vermeyecekti dün
İçimde açtığın yarayı onarmayacaktı sözlerin
Gitme desem gitmeyecektin belki, geri dönecektin
Bir bakışım yetmedi sana asıl buna yanıyorum
Gözlerim söyledi dilimin diyemediklerini
Veda mı var bu vakit her gün buluştuğumuz bu garda
Git…
Sana yakışan sevdayı içimde tutmam lazım
Bu yüzden git…
İçimin alevi diner elbet, durma
Sen git…
Gülçin GÜLOĞLU
Ilık bir gün. Dışarıda fırtına var. Ağaçların ince dalları kırılıyor, sağlam dalları alabildiğine direniyor. Üzerlerindeki yaprakları şimdi zorlanmadan çok daha rahat sayılabiliyor, bir elin parmağını geçmiyor. Yağmur deli gibi yağıyor. Bulutlar bütün yıl biriktirdiği tüm damlaları sanki bugüne saklamışlar. Öyle acıtıyor ki her bir damla, öyle keskin düşüyor ki yeryüzüne sanki hesap soruyor bizden. Korunmaya ne şemsiye yetiyor, ne kalınca giydiğimiz yağmurluk.
İçimin üşümesi mevsime bağlı değil. Herkes soğuğu işliyor içine, ben sıcağı çekiyorum içime. Üşümemek için tüm çabam. Elimde sıkıca tuttuğum çay fincanım. Dilimi yakmasın diye hafifçe götürüyorum dudağıma ama hiç yakmıyor oysaki daha birkaç dakika önce doldurmuştum kaynayan demlikten.
İçimde kalanları yazdıkça ağzım yanıyor. Bir bir dökülen kelimeleri yoğuruyorum şimdi. Her kelimenin çıkışında kaynar suyu dudaklarıma dökmüşüm gibi çırpınıyorum. Az önce sıcak çayın yakamadığı dudaklarım bu kez içindeki kelimeleri dışarı atarken çığlık çığlığa.
Soğuk su kar etmiyor, susmak tek çare. Yine duygularım yönlendiriyor beni eyvah! Belli belirsiz acı bir tebessüm hakim oluyor çehreme. Bakanın anlam veremediği belki de acıdığı bir yüz ifadesiyle. Kim umurumda ki. Bana yerleşen duyguları ağırladığım yeter, uğurlama isteğiyle doldum bugün. Az sonra yolcu ederim kim var kim yok. Sonra dönerim çok sevdiğim deli hallerime. Gözlerinin içine bakıyorum gitsinler diye, onlar da anladı şimdi daha bir huzursuz oturuyorlar ben de.
Dışarıdan bir telaş gelip, kendini sobanın sıcaklığına emanet edenlere şimdi şaşkınlığım. İyi ama bu kadar soğuk değil ki diyorum. Sen delirdin mi der gibi bakıyorlar bana. Gerçekten diyorum, ben üşümüyorum. Oysa yazın bile içi titreyen ben şimdi bu kadar kişinin sıcaklık isteğine neden şaşırıyorum ki. Evet, hava soğuk… Ama ben neden üşümüyorum.
Ilık bir gün. Kendime biraz daha yakınım şimdi. Bakışlarımdaki anlamsızlık gitti. Sevincimi de üzüntümü de hem bakışlarımla hem de sözlerimle ifade edebiliyorum artık. Hayatın yaşanabilir bir yer olduğunu çözmek çok eğlendirdi beni. Mevsimin insanın içinde olduğunu öğrendim. Anladım ki; baharda uykun geliyorsa, karanlık basıyorsa erkenden, bahar gelmemiş aslında ya da bir kış günü, herkes üşürken, sıcak bir yer ararken senin üstündeki bir katı daha çıkarıp, kendini dışarı atma isteğin anlatıyor ki mevsim bahara dönmüş.
Böylesi karmaşadan sağ çıkıyor benliğim. Yine de ayaktayım işte. Çekebildiğim kadar çekiyorum içime havayı. Biraz toz yutuyorum ama ardı ardına birkaç öksürükle kendime geliyorum. Hayat bu her şey o kadar da masum değil. Bedava sandığımız suyun mucizesiyle yüzümü yıkıyorum, sonra ekmeğimi bölüşüyorum soframda. Yarını ediyorum sabırsızca.
Gülçin GÜLOĞLU
şubat / 2008
Ey hayat!!!
Kimini güldürürsün, kimini ağlatırsın, kimini de ortada bırakırsın. Gülen çok güler, ağlayan durmadan ağlar, ne yapacağını bilemez halde gezen de sadece bakar ve bekler.
Ne yapacağımı bilen ama uygulamak için benden başka insanların sözüne bakar bir halde beklemedeydim bir süredir. Yok olmadım, klavyeden soğudum sadece. Yazılarımı ekrana değil, eskiden olduğu gibi 0.5 uçlu kalemimle pembe kaplı, beyaz sayfalı defterime yazdım. Yanlış yaptıkça ufalanan silgimle sildim yanlışlarımı bir tuşla değil. Özlediklerimi yerine getirdim. Daha önce yapmaktan hoşlandığım ne varsa uzun süredir ertelediğimi anladım. Kitap kokladım bol bol, karaladığım yarım bırakılan yazılarımı tamamladım, müziği bilgisayar hoparlöründen değil de eski kasetle çalışan bir zamanların olmazsa olmazı wolkman imden dinledim.
İnsanın elinde her şey. Tüm yaşamı hatta. Her şey kendi isteğiyle şekilleniyor veya parçalanıyor. Gözümü kapatıp, derinlere gittiğimde gördüğüm şey; beni üzenleri hayatımda ne çok öne çıkarmışım. Gözümün önünde bana sahip çıkanları geride bırakmışım. Üzülmeyi seçmişim bile bile. Kendime haksızlık yaptırmayı göze almışım ama mutluluklarımı görmezden gelmişim. Biriktirdiklerimi dağıtıyorum şimdi bir bir. Kime ne lazımsa benden bir parça veriyorum. Hepsini tek kişiye vermektense çok kişi faydalansın diye çabam. Kendime yetiyorum artık nasılsa.
Haksızlık ettiğim her yüreği onarmaya çalıyorum. Başta kendim olmak üzere. Dışarıda bir yerde oturup gevrek ayran yemenin mutluluğu doluyor içime. Sıcak poğaçaların tazecik kokusu beni içine alıyor. Bir sıcak muhabbet oluyor gülen yüzüyle beni dinleyen karşımdaki kişiyle. Dinlenmeyi özlemişim. Sevilmeyi özlediğim gibi.
Aç kaldığım zamanları uzaklaştırıyorum hızla kendimden, doyacağım yemekleri koyuyorum şimdi önüme. Bensizlik kimi ne derece mutlu eder bilinmez ama ben bensizlikten epey bi sıkılmışım bunu anladım. Kendimi özlemişim, sürekli bir şeylerin peşinden koşarken.
Gencecik yüreğim nefes nefese kalmış adeta. Oturup kendimi dinleyince gördüm bunu. Uzak kalmadım aslında hiçbir şeyden, beslendim ve büyüdüm. Belki de büyütüldüm. Evde hala annemin küçük kızı, babamın sevgi dolu bakışı, abimin cadı kardeşiyim dışarıda her an tetikte duran olgun biri gibi görünsem de.
Uzak kaldım bir o kadar yakınlaştım sevgili denizyıldızı nın birbirinden değerli okuyucuları. Benim anlatacak hikayelerim bitmedi elbet. Dünya benim için döndükçe bitmeyecek de. Bundan sonra böyle uzun soluklu ara vermek de yok söz. Burnumda tüttünüz inanın. Öyle benden olmuşsunuz ki günün herhangi bir saati neler yapıyorsunuz diye merak ettim sizi. Velhasıl artık buradayım. Ben hoş buldum, sizlerde benim dünyama hoş geldiniz….
Gülçin GÜLOĞLU
Bir kıpırtı var bugün benliğimde, kahkahalarla
Duygularımın her biri çocuk olmuş, oyunlar oynuyor
Israrla gelecek topu beklerken biri,
Diğeri parmağı ağzında ebeyi seçiyor.
Oyun parkı oluyor içim bugün, en sesli günlerini yaşıyor.
Bir çocuk düşüyor az ötede salıncaktan
Bacağı kanıyor, başında bir büyüğü yok
Arkadaşları koşuyor hemen oracığa
Ne kadar geliyorsa ellerinden sarıyorlar yarayı
Çocuk işte, oyun oynarken yarayı düşünecek değil ya
Kapılıyor tekrar oyunun eğlencesine,
Unutuyor az önceki acısını, ağlamıyor…
Sonra bir küçük kız çocuğu, annesi elinden tutmuş
Elini kurtarıp kaçmak, diğer çocukların arasına dalmak istiyor
Ama nafile, annesi tereddüt ediyor, ezilmesinden yana endişeli
İkna etmeye çalışıyor, daha sonra getiririm diye
Hiç olacak iş mi? Onca çocuk orada oynayadursun
O küçük kız evin yolunu mu tutsun, o daha inatçı.
Şimdi çocuklar bir kişi daha fazla devam ediyor oyunlarına…
Bir erkek uzaktan bakıyor pembe tokalı sarışın kıza
Onunla oynamak istiyor ama cesareti yok gidemiyor yanına
Arkadaşına işaret ediyor, o tarafta oynamak istiyor
Gittikçe yaklaşıyor kıza ama kız onu görmüyor
Oyun oynarken biraz daha fazla bağırıyor, fark edilmek için
Nitekim başarılı da oluyor, öyle bağırmaya kız dönüp bakıyor
Çocuk kıza dönüp bir kelime ediyor; bu oyun böyle bağırarak oynanıyor
Kaydıraktan, salıncaktan sıkılanlar kendilerini kumdan kaleye vermiş
Başka bir grup parkın tam ortasında, kumdan kaleler sıra sıra
Aralarına katılmak isteyen herkesi kabul ediyorlar, yardımlaşma koşuluyla
İçmek için getirdikleri suları çamur için kullanmaları keyiflendiriyor onları
Kale yanlarına her biri ayrı birer şekil yapıp özenle yerleştiriyor
Ne kadar yaratıcı olduklarını ispat eder gibi birbirlerine gösteriyorlar
Eve gittiklerinde hepsinin bozulacağını bilseler dahi umurlarında değil emekleri…
Şimdi bir kız ağlıyor, arkadaşı saçını çekmiş canı yanmış
Oyun sırasında olur öyle, birbirinizi ağlatmayın diyor bir büyük
Küçük kız arkadaşına kırgın, konduramıyor az önceki hareketi ona
Oysa en çok onu anlatırdı akşam eve gidince annesine, şimdi anlatmaz artık
Saçını düzeltecek ama elleri çamur, öğrendi pis elle saça dokunmak yasak
Oysa o cici, tertemiz bir kız çocuğu, evden çıktığı gibi temiz girmeli eve
Dudaklarını bükmüş, saçını çeken arkadaşına bakıyor göz ucuyla, ağladı ağlayacak
Vakit akşamı buldu, gitme vakti yaklaştı, bu demek oluyor ki artık büyümeliyim
Eve girdikten sonra burada yaptıklarımı unutup, çocukluğumu parka bırakıp
Anne babama karşı bir yetişkin gibi davranıp, onların sözünden dışarı çıkmamalıyım
Şımarıklık bu parka özgüydü ve elimi bulamaktan zevk duyduğum çamur da…
Ancak rüya görürsem yaşayabilirim o parktaki mutluluğu bir kez daha
Yetişkin gibi davranmak zorunda olmadığım kendi dünyama geri dönebilirim
Tüm benliğimle suladığım, beslediğim kişiliğimi karanlıkta açığa çıkarabilirim…
GÜLÇİN GÜLOĞLU
Son Yorumlar