bir deniz yıldızı masalı

Annem’e

Yazan denizyildizi at 1:42 am

Soğuk bir kış günüydü. Hani ilk ayrılıkların soğukluğu, mevsim ne olursa olsun üşütür ya insanı öyle bir ayaz yiyordum bende o gece. Pencereden dışarı izliyor hiç bilmediğim suretleri inceliyor, sokağın köşe başına konup kaçan kuşları takip ediyordum. Eksiklikleri tamamlamaya çalıştığım hayat, bir yandan getiriler sağlarken diğer taraftan sevdiklerimle beni ayırıyordu. Herkesi çok özlüyordum bu uzak yerde ama en çok annemin yokluğu ağır gelmişti bana.

Doğduğum andan itibaren kokusunu içime çektiğim, elimi uzatsam yakınımda olan annem şimdi kilometrelerce uzağımdaydı. Ben hala çocuktum, ayakları üzerinde durmaya çalışan güçlü, kararlı, kendinden emin imajıyla herkese karşı gelen ben, kabuğuma çekildiğimde hala annesinin küçük kızıydım.

******

Düşünceler en zayıf zamanlarında tahta geçer kişinin yüreğinde. En olmadık zamanda konuk olurlar, hazırlıksız yakalarlar yüreğin sahibini. Bir masa başında karşılıklı içilen kahvenin değil kırk yıl, bir ömür hatrı olduğu günler annemle geçirdiğim zamanlar. Sıkıcı gelen insanların arasında kaçışlarımda sığındığım tek liman. Gemilerin gelip gittiği, kornasını acele etmem için çaldırdığı ödünç saatlerde yudumluyorum şimdi kahvemi, sırf annemle biraz daha kalabilmek için. 

Hayat bazen tren, sıra sıra vagonlarında hoplaya zıplaya gidilen yorucu ve eğlenceli yolculuk, bazense gemide seyahat, sakin, kendini dalgalara teslim etmiş hafif hareketlerle dans eder gibi. Ayağımızı yere basmamızla anladığımız bir yürek hoplaması, anneden ayrılık. İçimin cız ettiği eğreti bir köprü başında karşıya geçmeye cesaretsiz, korkulu bakışlarla umudumun bittiği anda arkamda hissettiğim desteğim annem.

Uzak kentlerin birinde adını koymaya çalıştığım içimdeki seslerin gürültüsüyle uyandım sabaha. Dışarıda güneş vardı ama benim içimde yağmur yağıyordu, gök gürültüsüyle. Yabancı değildim böyle farklılıklara, çok defa, yağmur yağdığında içimde açan güneşin dayanılmaz sıcaklığını yaşamıştım. Şimdi bu soğukluk ve yağmur annemi hatırlattı bana.

Sıkışıp kaldığım zahiri zamanların sessiz isyanlarında daima yanımda olduğunu bildiğim cennetten benim için gönderilmiş meleğim, her duygusuyla ılık bir nefes başucumda. Söylenebilecek kelimeleri boğazımda düğümleyen sessizlik şimdi bana kalan. Ancak ben öğrendim ki, birinin annesi öldüğünde vazgeçiyor çocuk olmaktan yaşı kaç olursa olsun. Öyle omuzluyor sorumlulukları, sırtlıyor kendince hayatı.

******
Ilık bir bahar ayıydı. Çelişkilerimin içinde kendimi kaybetmiş, arama çabasına girmişken, sen aramıştın beni, annem. Bir sesin yetmişti beni alt etmeye çalışan düşüncelerimi dağıtmaya. Nasıl da hissetmiştin, üzüldüğümü. Sorguladığım dünle ilgili geçmiş kalıntıları sesini duyunca yok olmuşlardı. Ben yine pencereden bakıyordum. Karşı kaldırımdaki ağacın yeşil tonları tablo oluyor salonun duvarına yerleşiyordu. Tam ortada ikimizi hayal ediyordum. Burnumda tütüyordun. 

Doğduğum andan itibaren kokusunu içime çektiğim, elimi uzatsam yakınımda olan annem şimdi kilometrelerce uzağımdaydı. Ben hala çocuktum, ayakları üzerinde durmaya çalışan güçlü, kararlı, kendinden emin imajıyla herkese karşı gelen ben, kabuğuma çekildiğimde hala annesinin küçük kızıydım.

Gülçin GÜLOĞLU

Expo İzmir’i Çok Üzdün

Yazan denizyildizi at 1:06 am

Bugün İzmirliler için oldukça önemli bir gündü. Büyük expo kararını heyecanla bekleyen İzmirliler akşam saatlerinde resmi açıklamanın ardından büyük bir üzüntü yaşadı. Esnafın, çalışanın, evde oturanın, işsizin, gencin, yaşlının umudu bu büyük projeyle canlanmıştı adeta. İzmir’in gelişmesi, büyümesi, modern bir kent olma yolunda atacağı çok büyük adımının hayal kırıklığı oldu İzmir’in kazanamayışı.  

Nedir bu expo?
1 - EXPO, Exposition’ın kısaltılmasıdır. Exposition’ın Türkçe karşılığı “sergi” dir. EXPO’lar, “Dünya Sergisi” yada “Dünya Fuarı” olarak da adlandırılır.

2 - Dünyanın kültür, tarih ve eğitim olimpiyatları olarak nitelendirebileceğimiz EXPO’lar, ülkeleri uzmanlaşmış oldukları konulardaki bilgi birikimlerini daha yaşanır bir dünya için paylaşmak üzere bir araya toplar. Burada ürünleri değil, fikirler, kültürler ve dünyanın geleceği için projeler sergilenir.

3 – EXPO2lar birer ticari fuar olmaktan öte eğitsel amaçlı birer tema ve kültür etkinliği olarak anılmaktadır. Bu tema ve kültür etkinlikleri; teknoloji, yenilik ve doğaya uyum gibi evrensel konuları hedef alarak tüm dünya ülkelerinin kültürel mirasları ile geleceğe yönelik beklentilerini harmanlamaya yöneliktir.

4 – EXPO 150 yılda tam 63 kez düzenlenmiş, ancak BIE’ye üye olmadığımız için bunların hiçbiri Türkiye’de gerçekleştirilememiştir. Ülkemiz, 2004 yılı ekim ayında BIE’ye üye olmuş ve EXPO’ya ev sahipliği yapma yolumuz bu gelişme ile birlikte açılmıştır.

Açıklamalar anlattığım durumun ne kadar üzücü olduğunu açıklamaya yeter sanırım. Değil İzmir, Türkiye için çok önemli bu adımı Milano’nun kazanması bizler için yıkıcı bir sonuç olsa da elbette kaybedecek bir taraf mutlaka olacaktı. Gönül isterdi ki kazanan olmak ancak Milano’nun 86, İzmir’in 65 oy alarak sonucun net olarak bildirilmesi her şeyin sonunu getirdi.

İzmir üzgün. Çünkü hepimizin heyecanının ardında kocaman umudumuz vardı kazanacağımıza dair. Kötü düşünmemiştik, beklentiye girip, İzmir’i fuarlar kenti olarak göreceğimiz günleri hayal etmiştik. Bizim için belki şans, belki tecrübe, belki dünyaya yeni bir pencereden bakmamıza umut olacak bir durumun birkaç dakika içinde olumsuz gelişmesi açıklanamayacak derecede canımızı sıktı.

İzmirliler olarak son birkaç aydır heyecanla bugünü bekleyip,  en güzel şekliyle hayallerimizi süsleyip, ardından gerçekleşmeyen bir projenin üzüntüsünü yaşasak da İzmirimiz bizim için daima kentler fuarı, uluslar arası düzeyde kendini ispatlayacak başka projelerde yer alacak ve en önemlisi yine de, ille de bizim için hep özel kalacak.

Canımız sağ olsun be İzmir’im…

Kaynak: http://www.izmirturizm.gov.tr/default.asp?L=tr&mid=437

Gülçin GÜLOĞLU

Kayıp/MI Verdik?

Yazan denizyildizi at 12:47 am

Ne çok insan çeşidi var yeryüzünde. Duygusalı, zekisi, safı, akıllısı, uyanığı, romantiği, realisti, komiği, zevksizi, çapkını, sakini, delisi, denlisi, densizi… Say say bitmez.

Ve tuhaf olanı herkesin ağzına sakız olan sözün defalarca tekrarlanmasıdır. “Elde deli bir iki bizim evde araba yükü”. Bu sözden anlaşılıyor ki, hiç akıllı insan yok, deliler sarmış dört bir yanı. Peki nerde bulunur bu akıllar ki, bizim de karşımıza çıksınlar. Delilerden bunaldık bir iki akıllı görsek bari dünya gözüyle…

Birinin canı sıkılır diğerine sarar, bir diğeri ağlar acısını başkasından çıkarır, sevilmez nedeni kendinden başka herkeste arar, suç vardır kimse ortak olmaz, dert vardır herkes kaçar, yardım gerekir işi çıkar, canı yanar can yakar vb. Yok mudur bunun doğrusu. İşler hep eğri. Matematiğimiz bundan hep geri.

Hadi bitti bugün, yarına Allah kerim. Doğaya attık kendimizi, insan boğdu sokak aralarında. Trafik derdi bitti, oksijen bol geldi. Tükettik temiz havayı, ağacı kestik teker teker, yağmur bitti, su azaldı, neşeyi denize saldık, oltayı fırlattık, canımız oyun istedi arkadaş aradık, balıklar güldü geçti, oltamızda yem de kalmadı. Hepi topu kaç canlı kalmış şurada yaşayan, soyunu tükettiklerimiz uzaktan ateş saçıyorlar, dünyayı küçültmüşler.

Tuhafız biz. İnsanlar olarak diyorum. Yararlısı, akıllısı, sevgilisi, umutlusu açmaz bizi, karamsara bakarız gözlerimizi kocaman açarak. İşe yarayanı geriye iter, yaramayanı başımıza tac ederiz, bir hatasını gördüğümüzde affetmeyiz. İşimiz düşer en iyi kişi işimizi yapandır, işimizi yapmazsa onu sevmeyiz.

Gözümüz dalar uzaklara… Daldığımız yerden çıkmak için takviye kuvvet bekleriz, kendi başımıza ayakta olmak iskeletimizi acıtır, kendimize ağlarız. Ben merkezli dünyada sen dışında hayat süreriz. Minnet etmeyiz, dert ederiz. Yardımı önce ister sonra redderiz. Olur da işimiz olursa kimseye borçlu kalmamak adına.

Şimdi keyfimiz yerinde. Birileri sürekli üretiyor, 9-5 çalışıyor, gerektiği kadar nimetten yararlanıyor, akşam sıcacık çayımızı yudumluyor, gece yatıyoruz. Sabah kalkıyoruz, dünü tekrarlıyoruz. Şikayet ediyor, mutsuz oluyor, sorun üretiyor, çareye sırt çeviriyor, mazlumu hor görüyor, güçlüye bel büküyoruz.

Olumsuzluklara davetiye çıkarıp, sonra hayatımızda giden terslikleri sorguluyoruz, pozitif olamıyoruz. Geleceğe bakamıyor, geçmişe takılı yaşıyor, bugünü unutuyoruz. Seviyoruz, sevilmediğimizde ateş olup cürüm kadar yer yakıyoruz. Bağırıyoruz, sesimizi çıkaramıyoruz. Gülüyoruz, güzellikleri çekiyoruz, ağlıyoruz ters bakışları üstümüze alıyoruz.

İnsanız biz. Kulaklarımız duyması gerektiği kadar duymalı, ağzımız gerektiği kadar aralık kalmalı, gözlerimiz gerektiği kadar görmeli. İnsanız, bir torba kadar olamayacak mıyız ki ağzımızı büzmeye insan çağıralım. İrademiz var bizim, artılarımız var, aklımız var en güzeli. Kalbimiz var, sağduyumuzla birlikte. Cesaretimiz var gücümüzle.

Şimdi biz insanlar olarak en karanlık köşelere kapatsak iyilikleri, güzellikleri, mutlulukları, umutları… ağlamaz mı, öksüz kalmaz mı insanlık. O karanlıklarda örümcek bağlamaz mı?

Gülçin GÜLOĞLU

Yazmayacaktım ama Y a Z d I m

Yazan denizyildizi at 12:31 pm

uyannn hadi uyannnnnn
şimdi doğmak zorundasın karşına çıkacak engelleri atlayacağın bir oyun alanına geldi sıra…
zorla açıyorum gözlerimi… sabahın köründe mi doğucam saat daha 08.40
evett ne sandın, orda uykusuz kalacağın çooook zaman olacak…
 

9 aylık bekleme tamamlandı…

babam bekliyor bir o yana bir bu yana…. annem meraklı, telaşlı, mutlu…

evet 23 yıl önce böyle apar topar çıktım geldim dünya düzenine.
acı çektim belki de çektirdim de…
oyun var dediler hala oynuyorum nitekim…

hoooooooooppp çıkageldim….  PATTADANAK :))))))))))))))

şaka mı bu??? yooooo değil… doğdun işte :P yani doğdum…

evet evet BUGÜN BEN DOĞDUM…

 

“KADIN” Herşey

Yazan denizyildizi at 1:27 am

Ne çok şey öğreniyoruz biz ey kadınlar…
Kadın dendiğinde akıllara ilk gelen şey genelde dır dır etmeleridir. Alışverişe olan düşkünlükleri, sürekli şikayet etmeyi seven tarafları olan, ütü, bulaşık, temizlik üçlüsü arasında boğulmuş ya da sıkıştırılmış özgür benliklerinin dışa vurumuyla ilgili olarak bu durumdan eşlerini veya babalarını sorumlu tutan, çoğu zaman birilerinin desteğiyle güç alan biri geliyor akıllara. Genel anlamda kadın demek buymuş gibi.
Bir ağlayan gördüklerinde “ağlama be kadın gibi” ya da “başımın etini yedin karım gibi”, eksik etek, ya da birçok muhabbette “egemenliği elinde bulunduran her daim erkeklerdir tarihin tozlu sayfalarına bakarsanız görürsünüz” diye kendi egolarını tatmin etmeye yer arayan erkeler gibi, kadınlık geçmişten bugüne zayıflık, daha iyi tabirle bir anlamda gericiliği, yarımlığı ve huysuzluğu tarif etmektedir.
ELİNİN HAMURUYLA ERKEK İŞİNE BULAŞMA diyen bir zihniyetten ne beklersiniz. Öylesine alışmışlar ki tek güç olmaya, kendinden başka kimsenin hele hele bir kadının önde olmasını hazmedemeyen erkek milleti tarih boyunca kadın olmakla ve kadın işleriyle ilgili ne varsa aklına takmış bu anlamda durmadan teoriler üretmişlerdir.
Yazık diyorum başka da bir şey demiyorum. Boşa zaman kaybından başka bir şey değil çünkü, onlar kadınların geri kalmasıyla ilgili teoriler geliştiredursun bu aşamada kadınlar bir hayli yol almışlardır.
Siyasete girmiş, erkeğe özgü diye bilinen bilumum mesleklerde kendini ispatlamış, zekasıyla çok eskilerden egemen olan erkek kontrolünü kendi tekellerine almayı başararak yerinde sayan erkeğin aksine toplumda ve dünyada kendi yerini ortaya koymuştur. Kadının adı yok denirken kadının adı var olarak değişim sürecine girilip, tokat gibi cevaplarla sessiz ve derinden gelişimini devam ettirmiştir. Bu aşamada kadınlara söylenecek tek şey: bravo kadınlar…
Evin içine hapsolmuş, kendini çocuk bakımına adayan, gözü evin işinden başka bir şey görmeyen, kocasının geliş saatinde gezmesinden dönmüş, yemeğini akşamdan yapmış, bir ruj, bir allıkla makyajını tazelemiş, kocasının bir dediğini iki etmeyen kadını şimdi mumla arayın durun. Annelerimizden ya da yaşları bizim jenerasyona göre bir önceki nesil diyebileceğimiz kişilere değil kastım. Onlar zaten belli bir düzen oturtmuşlar hayat boyu. İstese de düzeltemez de benim demek istediğim daha genç kişilerin atılımları, değişiklikleri. Görüp de yapmadıkları.
Artık eskisi gibi kadın ne kadın evde kocasını beklemek istiyor ne de erkek karısı evde beklesin istiyor. Çalışsın ev ekonomisine katkısı olsun, çevreyle bir iletişimi olsun, gezsin görsün tatsın yaşasın istiyor. Çağdaş erkek modeli gün geçtikçe çoğalıyor. Ne sevindirici bir gelişme biz bayanlar adına. Hayatın, yaşamanın sadece ev, çocuk, eş arasında olmayacağını anlayan zihniyetler artıyor.
Artık kız çocuklarına ev hanımlığı öğretilmiyor, oku ne varsa okumakta var deniliyor. Kocanın eline bakma, vitrinde görünce git ve satın al deniliyor. Artık hevesi olan öğreniyor, kırkyamayı, ahşap boyamayı, örgüyü, danteli. Eskiden bunları bilmeyen kızları beceriksiz, elinden bir iş gelmeyen gibi sıfatlarla dile getirirleşmiş. Bir nevi zorunluluk, psikolojik baskıdan dolayı. Hevesin yok mu? Ne demek olacak. Biz zamanında öğrendik ya. Hem de duyuyorum yanlış yapan kızların eline daha düzgün yapmayı öğrensinler diye iğne batırıyorlarmış. Şimdi okumayana ceza olarak söyleniyor bu sözler.
Dünya dönüyor, yaşam değişiyor, fikirler, değerler farklılaşıyor. Kimse dur diyemiyor nitekim akan derenin geriye dönüşü yoktur. Su akar akar akar… ve sürekli değişir, eski suyu tekrar o saniyeye dönüp, eski yerine koyamazsın, zaman misali.
Her şey iyi yönde geliyor. Gençlik çok önemli basamakları çıktı. Çıtayı en tepeye koydu, şimdi almak için çabalıyor. Her şey yenileniyor, kadın toplumda yerini alıp eskiye şaşırıyor. Her şey iyiye gidiyor, iyiye…

28.02.2008
Gülçin Güloğlu

 

4 Yılda Bir Uğra Bana !!!

Yazan denizyildizi at 9:56 pm

     Bir oh çekme zamanıdır şimdi. Her şey bitti sonunda. İnsan isteyince ve düzgün bir şekilde planlayınca bir güne neler sığdırabiliyor hayret ediyorum. İnsanoğlu bitmek bilmeyen bir enerjiyle gün içinde oradan oraya koşturup bir bir işlerini halledip, arada kalan küçük zaman dilimlerinde kendine yetmeyi de başarabiliyor.
Oturunca anca anlayabiliyorsun ki senden bugünlük bu kadar. Daha fazlası için güç, derman, takat kalmamış. Olsun, zaten işlerin büyük bölümü bitmiştir ne de olsa. Gerisi ertesi güne de kalsa önemli değildir. 
    Herkesin ağzından duyarız, ben halimden memnunum şükür diyenlerin bile içten içe istediği bir şeydir bu. Zamana, yere, olaylara göre ikiye, üçe, dörde… bölünme isteği. Birkaç eşit ve hatta bazen eşit olmayan parçalara ayrılmayı kim istemez. Bir tarafın tatildeyken diğer parçan ofiste sabahlayıp işleri bitiriyor, diğer paçan hep zamansızlıktan şikayet eden ailenin yanında, kalan parçan arkadaşlarınla dans ediyor. Nasıl olurdu? Hiç de fena gelmiyor kulağa değil mi? Fenayı geçtim mükemmel ötesi bir durum.
     Neyse konu maksadını aşmak üzere. Hep böyle toparlama cümlelerinde zorlanırım. Yazı bir dere misali akar gider dur demek zorlaşır, acilen konunun özüne dönmek gerekirken bu işi ustaca yapıp okuyucuya bir şey belli etmemek gerekmektedir. Ve bu işlem sanıldığı kadar kolay değildir de. Beceri ister, tecrübe ister, birikim ister. Ben de öğreneceğim elbet.
     Bugünün tarihi malum özel. 29 Şubat. Neden özel? Doğum günüm mü yok (iyi ki de değil), evli olmadığım için evlilik yıldönümüm de olamaz, uzunca bir süre beklediğim bir iş mi gerçekleşti, yok hayır. Zaten biliyorsunuz ama biraz heyecan katmak istedim olaya. Kızmayın, tamam.
     Bugünün tarihi tam dört yılda bir düşüyor takvim yapraklarından. Bugün doğanlar için dört yılda bir gelen 29 Şubat tarihinin hem talihsiz bir yönü var hem de çok büyük özellikleri. İstedim ki bu fırsat kaçmaz. Ne yapıp edip bugünün tarihiyle bir yazı ekleyeyim siteme, anı olsun. Konusu hazır ve nazır. 
Malum seneye 29 Şubat olmayacağından bugünü bende bloğumda kutlamak istedim. Değişik bir olay ne de olsa. Aslında nedenini biliyorum daha önceden araştırmıştım ama şimdi yazmak istemedim konu akışına ters olacak diye. Coğrafi olayları pek anlamam, coğrafyam da pek iyi değildi birkaç konu haricinde. Ama bu 29 Şubatın başkaca açıklamaları da var. Vaktiniz olursa bakarsınız. Bilgi çağında her şey bit tık ötede, elimizin altında.
     Bugünü önemini kendimce vurguladım, işlerimi yoluna koydum, yoruldum şimdi sıcak bir fincan çayı hak ettim galiba. Ödevimi yapıp yazımı da yazdım. Her tarihe özel anlamlar yüklemeyi seven bir millet olduğumuzdan ben de bu duruma kayıtsız kalmadım. Bugünü özel yaşayan herkese gelsin bu yazım.

Gülçin GÜLOĞLU
29.02.2008

HoPPiDi HoPPiDi yEnİyIL

Yazan denizyildizi at 1:06 am

Elma değil bu yediğimiz ayvaaaaaaaaaaaa…..
Ey aşk nerdesin… güzel yerdesin ))))

2007 bittiyor saatler kaldı, 2008 kucak açtı. Tüm sıkıntıları 2007 de bırakmaya hazır mısınız? Ben her şeyimle hazırım. Bu yılda tüm düzensizlikler bitecek ve akılda soru kalmayacak,  mutluluk yanımızda yürüyen yoldaşımız olacak. Hissediyorum. Her şey güzel olacak…

Neşeli şarkılarla uyanacağız yeni güne, sabah yataktan kalkmak artık zor gelmeyecek, uyandığımızda bileceğiz ki evden çıktıktan sonra bir ton güzellikle ilgileneceğiz, patronlarımız ve müdürlerimiz daha anlayışlı, çalışanlar daha sakin, eşler birbirine daha hoşgörülü, saygılı, sevgililer daha çok kenetli olacak. Tüm insanların kalbinden sevgi taşacak.

İçimizde nasıl bir umut besliyorsak hepsi gerçekleşecek. Bebek isteyenin bebeği olacak, iyi bir okulda okumak için emek harcayan gençler istedikleri yeri kazanacak, sevdalı gençler kavuşacak, aşk isteyenlerin karşısına ruh eşleri çıkacak.

Mutluluk çalacak bu gece 12 de hepimizin kapısını. Açık tutun olur mu? Aman sakın evlerin kapısını değil yüreklerimizin kapısından bahsediyorum. Tüm iyi dileklerinizi en içten duygularınızla dileyin. Sevgi dileyin önce sonra huzur, sonra size ait ne varsa. Tam 12 de unutmayın. Hedefi 12 den vurun…

Açtınız mı tüm kapılarınızı sonuna dek. Açtınız mı son ses şarkınızı. Bu ara ben “elma değil bu yediğimiz ayva” ya taktım. İnsanın içini kıpır kıpır yapıyor. Elleri açtık alkışa hazır. Ortada bir oynayanımız eksikti şimdi o da tamam. Biz yerimizde omuzlarımız bir ileri bir geri, bir o yana bir bu yana. Külah şapkalar kafalarda… bu yıl çok güzel olacak ya…

Hedefime bir adım daha yaklaştım. Mutluyum şimdiden. El uzattım, kabul eden nasibini alacak mutluluğumdan. Tebessüm uzağımda değil, hemen içimde, yüzümde. Ağzım kulaklarımda… coşkuluyum… ben çok mutluyum.

Yeni yıl sürprizler yap bize ama güzel sürprizler. Şaşırt bizi ve mutlu et. Neşemizi daim et. Sıkıca sarılıyorum yaşam sana, karşılık ver bana…
Huzur olsun, sevgi olsun, aşk olsun, dileklerimiz gerçek olsun…

Öyle Bir Bayram Yazısı…

Yazan denizyildizi at 1:34 pm

Bayram geldi. Ne çabuk diyoruz değil mi. Daha iki ay önce bayramdı oysa. Birçok evde temizlikler tamamlandı, tatlılar yapıldı, bayram yemekleri hazır. Özenli kıyafetler gardıropta poşetler içinde bekletiliyor. Bu durumu hiç anlayamamış olsam da…

Ben kendimi bildim bileli hiç bayramlık almadım. Yanlış anlaşılma olmasın alamadığımızdan değil de zorunluluklar beni hiç sarmaz. Ne diyorlar şimdi “free” takılmak çocukluğumdan beri bana cazip geliyor. Annem hadi alışverişe derdi ben gitmezdim. Bayram diye mi alıyon başka zaman al derdim. “cins” dedikleri türdendim…

Bir de bu aralar şu bayram öncesi ve diğer önemli gün öncelerinde yapılan alışverişlere taktım kafayı. Anlıyorum bayram ikramiyeleri oluyor, yılbaşı ikramiyeleri oluyor da merak ettiğim şey bu millet diğer günler aç mı geziyor. Çarşıya pazara çıkmak akıl karı değil.
“çok yakında kıtlık çıkacak, marketlerden alabildiğiniz kadar ürünü alıp, evinizde muhafaza edin. Kim daha fazla stok yaparsa büyük ödül onundur”
gibi anonslar yapılıyor da bizim mi haberimiz olmuyor diye düşünüyorum bazen. Rahatsız oluyorsan sen de çıkma be kardeşim diyeceksin de benim sözüm normal günlük öteberilerini alanlara değil, önemli günü “gereksiz alışveriş” çılgınlığına çevirip, sokakları kalabalık eden insanlara…

Neyse konumuz bayramdı. Kurban bayramları benim hafızamda çok renkli değildir. Akıtılan koyunun kırmızı kanı dışında. Çocukluğumda şimdiki gibi sokak aralarında kurban kesmek yasak değildi. Her bayram amcamlara gidilir orada kesilirdi kurbanlarımız. Arka bahçelerinin müsait olması ve aile büyüklerinin orada olması dolayısıyla bizim ailenin değişmez kuralıdır bu durum. Yine böyle bir bayram günü biz çocuklar kurbanı severken, birkaç saat sonra sevdiğimiz koyunun can verdiğini görünce, o güne kadar zaten zar zor bir-iki lokma yediğim eti artık ağzıma koymaz olmuştum. Bu durum hala devam etmekte. Hep anlatılır eğer bu kurbanlar olmasaydı erkekler kesilecekti diye. Nedense bu durum beni hiç ikna edemedi bugüne kadar.

Kaldı ki kurban kesiliyorsa amacı bellidir. Dinimizce kurbanı kesen kişi, etini durumu iyi olmayan ailelere dağıtır. Karşılıklı hoşgörü ile dua alınır, sevap işlenir. Oysa bugün kesenlere bakıyoruz, en iyi yerini kendine ayırıyor, diğer iyileri akrabalarına, birazını komşusuna derken zaten dağıtılacak bir şey kalmıyor. Nerde işleniyor burada sevap ben onu anlamış değilim. Kişi zaten istediği her gün bu eti yiyor, bağışı da kendisine yapmış oluyor bu durumda. Bu da ilginç.

Oysa ne kadar ihtiyaç sahibi kişiler var. Bir lokmayı geçtim ayağında çorabı yok, okula gitmeye bizim bozukluk diye tabir ettiğimiz parayla alacak kalemi, defteri yok. Bir kazakla, birinci el giyeceği (komşunun yada abisinin, ablasının eskisini giymeden) bir pantolonla yüzlerinde güller açacak insan kaynıyor ortalık. Bizdeki bu bencillik niye?

Evet bayram geldi de, bayram her zaman yüzü gülenin evine geldi. Fakire, elinde avucunda olmayana yine bayram değil. Belki sıkıcı bir yazı ama gerçekleri göstermek istedim. Bu yazdıklarımı siz yapmıyor olmayabilirsiniz ama en yakınınız olur, komşunuz olur. Bir şeyleri hatırlatmak da uygulamak gibi sevaptır.

Benim naçizane bir önerim var. Günümüzde yardım dernekleri bir hayli yol aldı. Yardıma muhtaç kişilere gerçek anlamda el uzatıp, yaralarını sarıyorlar. Bağışlarınızı yaptıktan sonra gözünüzü arkada bırakmıyorlar. Üstelik adım adım takip bile edebiliyorsunuz. Durumu iyi olanlar, bu bayram ne yapabilirim diye düşünenler bence bu tür yerlere bağışlarda bulunarak da güzel bir olaya vesile olabilirler.

Herkese güler yüzleriyle geçirecekleri mutlu bayramlar diliyorum. Açlığın olmadığı, her evde kaynayan bir tencere varlığının sürekliliğini diliyorum. Allah nerde muhtaç varsa ona yardımcı olsun. Soframızdan bereket, yüreğimizden aşk eksik olmasın.
Sevgiler…

  • Etiketler

  • Meta

  • Sponsorlar