bir deniz yıldızı masalı

Gitsem De Bir Kalsam Da…

Yazan denizyildizi at 11:50 pm

Acı sözlerin kime?
Acı sözlerim kendime. Bir nevi içimdeki ateşin daha fazla alevlenmesi için kendime verdiğim cesaretin beni mutsuzluk derecesinde rahatsız etmesi… Kendime haykırdığım her bir kelime boğazımı acıtarak ses olarak yansıyor diğerlerine. Kimse bilmiyor ama ben derinlerde arıyorum beklediklerimi, istediklerimi.

Güzel şeyler… Güzel şeyler var evet… Herkese inat, kendime bile inat, bana inanmayanlara veya başaramaz diyenlere inat harcadıklarım, kazandıklarım, biriktirdiklerim ve cebime sığdırdıklarımla güzel olanları çoğalttığım günler hızla ilerliyor. Dur diyemiyorum, demiyorum, susuyorum.
Sessizim…
Hayra alamet değil pek bu sessizliğim. Korkmak gerek, dağı tırmanmaya çalışan bir dağcının sessizliğinden. Arada ufak bile olsa sesi gelmiyorsa kulağa tedirgin olmanın tam vaktidir derim ben. Nitekim gücü tükenen ve sona yaklaşıp bir anda kendini dağın eteğinden aşağı düşen ve sonu kaçınılmaz acı son olan her dağcının sessizliği kötüye işarettir.

Takvimleri düşürüyorum bir bir. Günler çabuk geçsin diye, beklediğim var çünkü yolun diğer ucunda. Kalbimin bir adım ötesinde, elimin milyonlarca mil uzağında. Bir ses kadar yakın, soluk kadar uzak. Beklemek kadar can yakıcı bir şey; hasretlik. Söylemek isteyip de susmak durumunda kaldığın sayılı vakitlerin hemen geçmesi gibi hayat. O gidiyor ben ardından son trene yetişir gibi koşuyorum. Binmek üzereyken düştüğüm de oluyor, kılı kılına yetiştiğim veya tam vaktinde en güzel koltuğu kaptığım da.

Derinden bir oh çekişim var gizli saklı köşelerde, herkesin içinde utangaç tebessümlerimle. Sesimin soluğumun çıkmadığı yegane yerin bir adım gerisindeyim şimdi.  Tereddütüm var eşikten öteye atacağım adımımda. Gitsem de bir kalsam da.

Şimdi. Tam zamanı dediğim hayat kırıntıları silindi ayakaltımdan. Acıtmıyor eskisi kadar canımı, nasır bağlamış olmalı duygularım. Alışkanlık başa dert. Zilin çalmasıyla hayat göz kırpıyor şimdi bana. Tenefüs araları mutlu eder öğrencileri ya, işte öylesine mutlu oluyorum, kısa aralarda ben de. Kendime çaldığım vakitlerin toplamında hep artıları biriktiriyorum sol yanımda.

Gülçin GÜLOĞLU

 

 

Kişiden Kişiye Yaşam Farkı

Yazan admin at 11:30 pm

İnsanın en azılı düşmanı kimdir?
Cevap: Kendisi…

Nerden bu kanıya vardım. Tabi… öyle kolay değil atıp tutmak. Öncesi var, yaşanmışlığı var, yaşadığı günlerin birikimi var, yoğunluğu var, gözlemleri var, ötekinden berikinden duyduğu var.

İnsan ne yaparsa kendi yapar, kendine yapar, kendisinde eksik gördüğü veya tam olduğuna inandığı benliğine yapar. Görüp de görmemezlikten gelirse, duyup da duymamış gibi yaparsa, farkında olup da bir şey yokmuş gibi devam ettirirse sonuç bellidir: canı yanar.

Bencil olma diyenlere sözüm. Bencillik kötüdür kabul ama eğer yaşadığımız çağın içinde biraz olsun mutluluk arıyorsak bir tutam bencilliğimiz, kendimize dönük yaşantımız, huysuzluğumuz, yalancılığımız olacak içimizde. Bizden başka bizi yaşatacağız bünyemizde.  Başka yolumuz yok nitekim.

Boşuna demiyorlar, dünya kötülerin dünyası. Kısa vadede kazanan onlar gibi görünse de uzun yılları düşünmek gerek bir de. Hiç birimiz kazık çakmadık bu dünyaya. Hesaplaşma vakti geldiğinde can yakanlar bulur elbet cezasını. İyinin içi rahat. Yine de yapamıyor kötülüğünü, boş veremiyor olana bitene, içinde yaşatıyor sıkıntısını, ağlıyor da yine lanet okuyamıyor. Olmak lazım deyip, vazgeçemiyor iyiliğinden.

Demem o ki; iyi kendine yapar, kötü karşısındakine. İnsanın dostu da düşmanı da kendisinidir. Kimi zaman yerden yere vurur kendini, en olmadık işlerle belanın peşinden gider, inat eder; kimi zaman aynada sohbetlerinde bir şefkatli kola yoldaşlık eder, kendi kendine.

İnsan olmanın gerekliliklerinden çok, içinde insan olmanın kırıntılarını açığa vuranlardan korkmamalı aslında. Sözünü sakınmayanlardan değil, sözünü içinde büyütenlerden ıramalı. Kendine yaptığı iyiliği konuşanların yanında olmalı, başkasına yaptıklarını dile getirenlerin değil. Sevgiyi ağzıyla diyenlerden değil, yüreğiyle hissettirenlerden yana olmalı, arkadan laf eden sözde insanların peşinde koşmamalı, yüreği mert insanların sözüne gitmeli.

Nefes almayı değil, aldığı nefesin hakkını vermeyi maharet sayanların günü mü tükendi ne? Birçok yol var, yolcusu kaldırımda yaya. Tekerleklerle çabuk gitmenin değil, sağlam adımlarla gideceği yere geç varmanın keyfini yaşayanların sofrasına buyur etmeli yüreği. Kanayan kalbin pansumanı bir bezde, pamukta değil, aynı hatayı tekrarlamamakta. Unutmamalı! Acıyan kalbin acısı kolay dinmiyorken, bir mutluluk ateşinin alevi hemen bitiyor.

Yaşamın içinde saldıran da biziz, koruyan da. Biz bizden hariç her şeyin garantisiyiz. Kimin yüreğine kilit vursan anahtarı biz çift sözde. Açan da biziz, kilidi sağlamlaştıran da. Yüreği yufka kişinin merhametinde, kuş tüyünde oradan oraya sallanmakta insanlık. Birisi avuç açıp kaparsa o tüyü nasibini almakta. Ekmek aslanın ağzından çıkıp, çoktan yerin yedi kat dibine indi. Söylemek acı, yaşamak ızdırap.

Kendini düşünmeyenle düşünen bir olmuyor. Her mutluluk bir adım ötemizde bizi beklemiyor, iyi olmanın sınırları bizi ilgilendirmiyor, yaşamanın güzelliği bize kendini unutturuyor.

Şimdi anladık mı, neden kişinin en azılı düşmanı yalnızca kendi.
Çünkü aynı hataları tekrarlıyor, ders almaktan kaçınıp, düzelir diye bekliyor, ömrünü zarara katık yapıp, vaktini çalıyor. Güzellikler varken namerde el açıyor. Hayatını yaşamayı bilemiyor, bilemiyor, bilemiyor…

Gülçin GÜLOĞLU

 

Annem’e

Yazan denizyildizi at 1:42 am

Soğuk bir kış günüydü. Hani ilk ayrılıkların soğukluğu, mevsim ne olursa olsun üşütür ya insanı öyle bir ayaz yiyordum bende o gece. Pencereden dışarı izliyor hiç bilmediğim suretleri inceliyor, sokağın köşe başına konup kaçan kuşları takip ediyordum. Eksiklikleri tamamlamaya çalıştığım hayat, bir yandan getiriler sağlarken diğer taraftan sevdiklerimle beni ayırıyordu. Herkesi çok özlüyordum bu uzak yerde ama en çok annemin yokluğu ağır gelmişti bana.

Doğduğum andan itibaren kokusunu içime çektiğim, elimi uzatsam yakınımda olan annem şimdi kilometrelerce uzağımdaydı. Ben hala çocuktum, ayakları üzerinde durmaya çalışan güçlü, kararlı, kendinden emin imajıyla herkese karşı gelen ben, kabuğuma çekildiğimde hala annesinin küçük kızıydım.

******

Düşünceler en zayıf zamanlarında tahta geçer kişinin yüreğinde. En olmadık zamanda konuk olurlar, hazırlıksız yakalarlar yüreğin sahibini. Bir masa başında karşılıklı içilen kahvenin değil kırk yıl, bir ömür hatrı olduğu günler annemle geçirdiğim zamanlar. Sıkıcı gelen insanların arasında kaçışlarımda sığındığım tek liman. Gemilerin gelip gittiği, kornasını acele etmem için çaldırdığı ödünç saatlerde yudumluyorum şimdi kahvemi, sırf annemle biraz daha kalabilmek için. 

Hayat bazen tren, sıra sıra vagonlarında hoplaya zıplaya gidilen yorucu ve eğlenceli yolculuk, bazense gemide seyahat, sakin, kendini dalgalara teslim etmiş hafif hareketlerle dans eder gibi. Ayağımızı yere basmamızla anladığımız bir yürek hoplaması, anneden ayrılık. İçimin cız ettiği eğreti bir köprü başında karşıya geçmeye cesaretsiz, korkulu bakışlarla umudumun bittiği anda arkamda hissettiğim desteğim annem.

Uzak kentlerin birinde adını koymaya çalıştığım içimdeki seslerin gürültüsüyle uyandım sabaha. Dışarıda güneş vardı ama benim içimde yağmur yağıyordu, gök gürültüsüyle. Yabancı değildim böyle farklılıklara, çok defa, yağmur yağdığında içimde açan güneşin dayanılmaz sıcaklığını yaşamıştım. Şimdi bu soğukluk ve yağmur annemi hatırlattı bana.

Sıkışıp kaldığım zahiri zamanların sessiz isyanlarında daima yanımda olduğunu bildiğim cennetten benim için gönderilmiş meleğim, her duygusuyla ılık bir nefes başucumda. Söylenebilecek kelimeleri boğazımda düğümleyen sessizlik şimdi bana kalan. Ancak ben öğrendim ki, birinin annesi öldüğünde vazgeçiyor çocuk olmaktan yaşı kaç olursa olsun. Öyle omuzluyor sorumlulukları, sırtlıyor kendince hayatı.

******
Ilık bir bahar ayıydı. Çelişkilerimin içinde kendimi kaybetmiş, arama çabasına girmişken, sen aramıştın beni, annem. Bir sesin yetmişti beni alt etmeye çalışan düşüncelerimi dağıtmaya. Nasıl da hissetmiştin, üzüldüğümü. Sorguladığım dünle ilgili geçmiş kalıntıları sesini duyunca yok olmuşlardı. Ben yine pencereden bakıyordum. Karşı kaldırımdaki ağacın yeşil tonları tablo oluyor salonun duvarına yerleşiyordu. Tam ortada ikimizi hayal ediyordum. Burnumda tütüyordun. 

Doğduğum andan itibaren kokusunu içime çektiğim, elimi uzatsam yakınımda olan annem şimdi kilometrelerce uzağımdaydı. Ben hala çocuktum, ayakları üzerinde durmaya çalışan güçlü, kararlı, kendinden emin imajıyla herkese karşı gelen ben, kabuğuma çekildiğimde hala annesinin küçük kızıydım.

Gülçin GÜLOĞLU

gitsem(mi)ki…

Yazan denizyildizi at 10:41 am


Düş kurmak da parayla değil ya. Hayallere tutunmak için, ödünç hayatların hesap özetlerini çıkarmıyorlar insanın önüne. Hayalin, beklediklerin, özlemlerin, sevenlerin yoksa da insan yerine koymuyorlar seni.

Bir amacın olacak en başta. Sonra koşup ardından yorulacaksın, ben biliyorum değil, öğreniyorum demeyi bileceksin her daim. Hani ben oldum olgusu vardır ya usta çırak ilişkisinde şimdi bu da değişti. Sen karar veremiyorsun olduğuna, ustan diyor her ne kadar yaptıklarında yarımlık varsa da.

Hayata herkes kendince bir isim takar. Kimi umut der, kimi baş belası, kimi çok sever kimi evden ırak eder, kimi alır koynuna, kimi kapı dışarı eder. Bazısı sevgiyi sığdırır kocaman, bazısı sadece kendini besler. Kendini düşleyenlerle, kendiyle birlikte başkalarını düşleyenleri konuk ederler kimi vakit gönül sofralarında. Kimi doğuştan tok, kimisi hep aç.

Reis! Aldın mı beni teknenin bir köşesine. Açıklara sür şimdi, biraz götür buralardan beni olmaz mı? Denizin mavisi, denizin derinliği, denizin enginliği vursun beni yüreğimden. Kan akmaz korkma, başına iş çıkarmam. Beni bana bırak, sen sür geri. Bir kulaç fark değil mi, kıyıyla derinlik, atarım hızlı hızlı kulaçlarımı sanki ne olacak. Yorulmayı öğrendik ne de olsa. Çıt kırıldım halleri çoktan sallandırdık uçurumdan aşağı. Büyüdük nitekim.

Düş kurmak parayla değil ya. Parayla da olsa veririz neyse bedeli. En ağır işçisi ben olurum da yine vazgeçmem düşlerimden. Üç beş kuruşa ömrünü satılığa çıkaranlara inat beslerim hayallerimi. Büyütürüm bendeki beni. En ihtiyacım olduğunda çıkarırım cebimdeki kelimeleri, dökerim önüne bir bir kim ne laf ettiyse. Bende de laf çok olur elbet. Hayata saygımızdan susup bir köşede ağlıyorsak kendimizce, bastırılmış duygularımızı açığa çıkarırız günü gelince.

gülçin güloğlu

Sahnede Dönen Oyuncular

Yazan denizyildizi at 10:32 am

Yaşadığımız toplumda ve çevrede sanata önem veren belli bir kesim var. Bu ayan beyan da belli. Toplasanız sinemaya giden, opera, bale, dans gösterileri gibi etkinliklere katılan çok az kişi var. Doğuya gittikçe bu oran daha düşüyor. Tiyatro deseniz tek kişilik veya kalabalık ekibiyle gerçekten büyük bir uğraş istiyor, emek gerektiriyor.

Ekrandan görülenler veya tiyatroda canlı canlı izleme olanağı bulduğumuz sanatçılar arasındaki farkı düşündünüz mü hiç? Sahnede ne hissederler, içlerinde belki buruk bir vedanın akıtılmamış gözyaşı saklı, belki çok yakınından duyduğu bir sözle canı çok yanmakta, belki içine sığdıramadığı bir mutluluğu hüzünlü bir sahnede gizlemek zorunda.

Hayat misali… çok klasiktir bu söz. Hayat sahne, bizler de payımıza düşen oyunu oynamakla yükümlü oyuncular. Bir sahnede veda, bir başka perdede mutluluk, kahkaha atmakla görevlendirilmiş, üstümüzde oyuna yaraşır kostümlerle seyirciye en iyi oyunu çıkarmaya çalışıyoruz. Dışarıda akan bir hayatın aksine sahnede her şeyi geriye bırakmış bir oyuncu baş göstermekte. İşte biz: insan.

Acı da yaşasak, sevincimizden yerimizde duramadığımız da olsa, bir hayatı yaşıyoruz işte. Hayat gidenin ardından yaşanmaya devam ediyor, hüznü çok gerilere itip, zaman zaman hatırlanacak bir burukluk olarak mazide bırakmaya alışıyor insan. Yoksa yaşam diye bir şey kalmaz ki. Her ölüm yeni bir ölümle son bulmuyor. Çaresi olmayan ebedi uyku ölüm ve peşinden koşup yorulduğumuz hayat. Düğün ve cenaze.

Sıkıntı dolu günlerin ardından şimdi kaldığımız yerden yaşam telaşımız devam ediyor. Bizden çok önce hayata gelip, kendine ait oyunu oynayıp kendine biçilen rolün sonu gelen kişi jübilesini yapıp elveda edip görevini genç oyunculara devrediyor. Şimdi bu görevi devralıp bizden önce tamamlanamayan veya yarım kalmış oyunları tamamlamak için kolları sıvama zamanı. Kalmamalı hiçbir eksik, en iyiyi oynamayı arzulamalıyız.

Dünya derdi bitmez. Sen istedikçe ağlar, izin verdikçe gülersin. Öyle karmaşık bir haller ki bu durumlar çık çıkabilirsen. Ne yapılırsa yapılsın her şeyin bir sonu var. Hepimizin bir gün kapanacağız gözlerimizi elbet. Velhasıl değmiyor kalp kırmaya, değmeyenlere değer vermeye, akıtmaya o kıymetli gözlerinden akan bir damlaya.

Sahne aynı sahne. Oyuncular değişmekte. Roller farklı gibi dursa da amaç hep en iyi olmakta. Sonunda bir alkışla ayrılık zamanı ve gidenin acı vedası. Şimdi giden gururlu, kalan mağrur. Öksüz kalan, eski oyuncuyu arayan gözlerde yeniye alışma çabası. Bu da olur bu da. İnsan nelere alışmıyor ki… Hayat kaldığın yerden devam etmekte. Zaman ayakta durma zamanı. Ben de başarabileceğime herkesten önce kendime inandırmayla başlıyorum işe. Yazıyla, çabayla, aldığım nefesle…

Gülçin GÜLOĞLU

 

Gitmekti bana yakışan…

Yazan denizyildizi at 8:58 pm

Bir yağmur düştü geceme,  sabahımda yolumu gösterdi. Şaşkınlığım kendime, yalnızca kendime. bir farklı nöbet tutuyorum bu gece. Saatleri sayıyorum, git gide artan tik tak ları. Tik tak… tik tak…tik tak…

Saatin esir aldığı zamanımı istiyorum… elime ne geçecekse? Elimdekileri ne kadar bende tutabildim ki şimdi masum istekler sıralıyorum. Yok yok, geriye doğru giden saati gömdüm bahçeye, ne tik takları kaldı şimdi ne de görüntüsü. Sadece aklım kaldı… Gömmese miydim, şimdi nereye doğru ilerliyor acaba, gömdüm ya belki doğru çalışıyordur.

Aklımda cereyanlar akın akın ben kaçtıkça beni kovalayan. Durduğumda durup, yürüdüğümde yürüyen bir gölge adeta. Çok uzun ve siyah… sessizlik dumanı olmuş hasret, elim uzanamıyor. Uzanmasın da…

Geçmişin tozu dumanı yok. Parlak bir ışık var taa uzaklara. Yürüsem çok tutar mı, yürümeyip geride kalan beni mi beklesem. Yol arkadaşı oluruz, konuşa konuşa gelir bu uzun yolun sonu. Bir bakarız ki bitmiş çizgi ve daha öteye geçmek için kaderin oyununu beklememiz gerekir.

Devamı gelen çığlıkların sesiyle başımı yukarı kaldırışım aynı zamana denk gelmekte. Bir fırsat kolluyor çimlerin üzerinde inadına tepinen ayaklarım, yürümeye. Adım atıyor, sonra bir daha ve bir daha… Bak! orada beni izleyen bir mutluluk var. Gidebilir miyim bu sakatlığımla.

Bir boşluğun içinde oyun oynuyorum işte. Çocuk bu ya o ittiriyor arkamdan ben kuru bir dala tutunuyorum. Çok da ses çıkaramıyorum ağlamasın çocuk diye. Düştüm düşeceğim derken, rüyadan uyanıyorum. Terlemişim ama silmiyorum. Sindiriyorum yaşananları, hayatı, fikirleri, insanları, görüşleri…

Sus. Şimdi sus. Beni anlat dediğim zaman anlat geride yarım kalan masallarını. Beni konu yap her yazıya ve beni anlat konuştuklarına. Ben senden duyayım bana dair cümlelerimi. Bırak şimdi pembe hayalleri, geceden uyandır beni sabahın doğuşunu izlemeye, ihtiyacım var güneşe ve kendime. haydi şimdi çekil yolumdan ve beni şarkı yap dudaklarında, öp resmimi, sana verdiklerimi, şimdi beni özleme zamanı.  Gitmek bana yakışan…

Gülçin GÜLOĞLU

 

Mutluluğun Resmİ Çizilebilir mi?

Yazan denizyildizi at 8:20 pm

Bu sabah uyandım, uzun bir aradan sonra penceremden soğuk girmeyeceğinin endişesi olmadan büyük bir mutlulukla perdeleri açıp, penceremi araladım. Tam karşımdaki apartmandan birinin balkonunda iki kuş gördüm. Ürkütmemek için sessizce onları izledim bir süre. Sonra sıkıldılar sanırım uçup gittiler…

Bir bebek ağlaması duydum sonra. Henüz birkaç aylık olsa gerek. Ahhh dedim küçük melek. gideceğin yol ne kadar uzun kim bilir. Neler var daha önünde, kimler gelip geçecek hayatından. Şimdi ağlıyorsun ya bu son olmayacak ona yazık. Umarım geç bulmazsın sapacağın yolu. Bir an önce düzlüğe çıkarırsın direksiyonunda durduğun yaşamı.

Sonra yüzümü yıkadım, sular ne çabuk ısınmış. Oysa benim buz gibi bir suya ihtiyacım var. Yüzüme vurdukça avuç avuç, irkiltecek beni. Çare ağzına kadar buz doldurduğum bardağımın içine havadan doldurduğum portakal suyum. Soğukluğu dilime değdikçe yüzümü serinletmeyen suya inat içimi üşütmekte…

İçimi güneşle doldurdum bu sabah. Bir kuş görüntüsü, bebek sesi, su serinliği ve yaşam… Aldığım nefesin derinliği beni bana hatırlatan. Bir de neşesine doyum olmayan dostlukları koyduk mu sofraya değmeyin keyfime. Bir keresinde “büyük oynayacaksın hayata karşı” demişti bir arkadaşım. Küçük istersen küçük veriyor sana ne kadar büyük istersen o kadar ileriye götürüyor seni. Bu sözün doğruluğunu düşündüm bir müddet.

Bugün geri kalan hayatımın ilk günü. Yeni doğdum da diyebiliriz. İlk doğumumdan tek farkı bugün bilinçliyim ve yaşamdan zevk almam tamamen benim elimde. Hayatıma kattıklarımla, katacaklarımla, seçimlerimle, duygularımla… Her şeyle…

Bıraktım hint kumaşı olmaya aday kişilerle ömür eskitmeyi. Yüreğim aşk için çırpıyor, doğanın sesi daha bir başka geliyor, bu yaz benim olacak öyle diyor bugün bir kağıt daha kopardığım takvim yaprağı.

Bekliyorum. Bir elim havada diğeri mutluluğu yazmakta… kalbim gümbür gümbür … heyecan var ama nedensiz. Bekleyiş var sabırsız. Bir kalem bir kağıt bir de şu yerin tavanı şahidim. Gökyüzüne uçurduğum balonumdan haber bekliyorum, bulan, gören olursa kapıma bırakabilir mi???

Gülçin GÜLOĞLU
25.04.2008

 

 

KALDIRIM TAŞI

Yazan denizyildizi at 11:58 pm



KALDIRIM TAŞI

 

Ben bir kaldırım taşıyım
Sonbaharda hüzün, ilkbaharda neşeyim
Ağaç dallarım olur bazen kuru bazen cılız
Renk renk çiçekleri toprağımla besleyenim
Üstüme basıp geçerler de, koruduğumu bilmezler
Bir garip köşede beklemedeyim

Ben bir kaldırım taşıyım
Bir yolun ikiye ayırdığı eşim vardır benim
Karşıda birbirimizi izler dururuz, elimiz ayrı
Hazanda kuru çiçekler sereriz yolumuza
Baharda sadeliği seçeriz, bir sade papatyayla
Sevgilileri seyrederiz, bizden kopardıklarıyla…

Kaldırım taşı derler, geçerler
Bilmezler yağmurun bizdeki adını
Bilmezler kızgın güneşin kavurmalarını
Görmezler bir yolun iki ayrı kalmış sevdalılarını
Bilmezler, dilsizin dile gelip söyleyeceklerini

Eski şarkılarda adımız geçerdi bir zamanlar
Şimdikiler öyle çok kıymet bilmezler
Kenarda kalmış taş yığını olmuşuz, haberimiz yok
Biz bize sakladığımız anlamlarda boğulmuşsuz
Süslenmiş, aydınlanmış, değerlerin değersizi olmuşuz.


Gülçin GÜLOĞLU
15.04.2008 /İzmir

 

 

  • Etiketler

  • Meta

  • Sponsorlar