bir deniz yıldızı masalı

Nerden başlasam neyi yazsam. Bu hafta sonunu yalnızca kendim için yaşadım. Ertelediklerim, es geçtiklerim, yaşamak istediklerim, kendimden esirgediklerimle ne varsa iki güne sığdırdım. Hayvanat bahçesi, tiyatro, Pazar alışverişi, dostlarla yudumlanan kahve sohbetleri, ailemle geçirdiğim kaliteli zaman vs… Ve bunları tek yazıda paylaşıp can sıkmaktansa bende uyandırdıkları etkiyle yazılar halinde ayrı ayrı ele almak istiyorum. İlk olarak gittiğim tiyatro oyunuyla ilgili yazmalıyım, oyunun bende bıraktığı etki soğumadan.

Sanat yok mu oluyor, kişiler artık ilgi göstermiyor diyenlerin aksine çok önceden bulabildiğimiz biletle cumartesi tam 14.00’da İzmir Devlet Tiyatrosunun önündeydik. Uzun zaman olmuştu bir tiyatro oyunu izlemeyeli. Biraz da son günlerdeki yoğunluğu katarsak beni kendime getiren bir durum oldu bu oyun.

Adı: Tek Kişilik Şehir. Ankara Devlet Tiyatrosu oyuncularının sergilediği bir oyun. Günümüz insanlarının tek başınalığını konu alıp, gündemden olaylara biraz dokundurup, günlük hayatta karşımızda olup da fark edemediğimiz insanları bize gösteriyor. Aslında çok kişi arasında tek başına yaşadığımızı bize gösteriyor. Şehirler şehir dışına taşınıyor, cümlelerimiz belli kelimelerle sabit kalıyor, her gün sonu olmayan, gereksiz bir dolu kurslar açılıyor, insanlar giderek yalnızlaşıyor ve cinsel hayat artık bitiyor.

İnsanlar nasıl para kazanabiliriz dışında nasıl daha kolay para kazanabiliriz? çabası içinde. Öyle ki; para için, insanın bedeninin kendine fazlalık olarak gören kişileri intihar etme yolunda teşvik eden bir restoran bile var. Oyun burada geçiyor zaten tümüyle. Garson kız ve dört yıl boyunca internet arkadaşlığı yapıp ilk kez bir araya gelecek bir çift sahneye hakim.

Günlük yaşamda en çok kullandığınız ve hiç kullanmadığınız kelimelere hiç dikkat ettiniz mi? Bu oyuna kadar ben hiç düşünmemiştim. İşte sanatın sorgulayıcıyı boyutu. Sahi… ben günlük yaşamda en çok hangi kelimeleri kullanıyorum. Oyunda gösterildiği gibi küçük bir yere not almak lazım. En doğru şey kendimizi sınamak. Birkaç kelime arasına sıkıştırılmış sayılı cümlelerin kime ne faydası var. Çok okumak, çok öğrenmek ve bunları paylaşmak, dağıtmak gerek. Aynı kelimelerin etrafından uzaklaşıp, aynı anlamdaki değişik sözcüklerle sözlerimizi daha anlaşılır kılabiliriz.

İnsan olarak; daha, zaten, ama, ne gibi, evet, nasıl, ne zaman, niçin, hayır, neden, henüz gibi kelimeleri kullanmadığımız bir gün neredeyse hiç yok. Bırakalım günü bir konuşma yok. Sığlarda gezinip, derinlerde daha etli balıkları avlayıp iyice doyuramıyoruz karnımızı. Sahip olduklarımızın değerini yok olduklarında anlayabiliyoruz.

Zamansız açtığı çiçeklerle, güneşin aldatmacasına hemen inanan erik ağacı kandırılması en kolay canlı mı? Peki öyleyse neden hayal kırıklığıyla dökünce çiçeklerini bir bir, canımız yanmıyor hiç. Kandırılması en kolay canlı erik ağacıysa eğer umarsızlığıyla da insan birinciliği taşıyor demektir.

Dışarıdaki havaya göre mi değişiyor içinde bulunduğumuz mekanın dengesi. Dışarısı soğuksa içerisi sıcak aynı şekilde sıcaksa da soğuk… Artık her şey otomatik de bir insanlar mı kaldı kurulmadık.

Düşünün insan kendini gıdıklayamaz. Kendi kendine gülemez. Kendi kendine çoğu zaman yetemediği olur, birine hasret zamanlarda tek arkadaşı internetten mi bulur. Kendine gülmekle, kendine ağlamak ne kadar farklıdır birbirinden. Daha güzel ile daha çirkin arasında hiçbir fark yoktur diyor oyunda. Bu mümkün mü? Evet… Nasıl? Çünkü ikisisin de başında daha var. Bu “daha” ortadaki farkı yok ediyor. Alın size bir düşünme konusu daha.
Birinin kullandığı kelimeyi diğerinin kullanmamasına özen gösterin bakalım uygun bir zamanda. Ne kadar başarılı olabileceksiniz. Mesela birinizin neden dediği bir şeye sizin neden demeniz yasak. Bunun dışında aynı anlamda farklı bir kelimeyle sorun sorunuzu. Neden yerine ne gibi kullanabilirsiniz. 

Bir başka çarpıcı sahne ise, ekonomi çok kötü. Nerden anlıyorsunuz, sular tertemiz, suyun dibi görünüyor, fabrika atıklarından eser yok, işçiler çalışamaz durumda da ondan. Eğer ekonomi çok iyi olsaydı sular fabrikanın atıklarıyla su olmanın dışında her şey olacaktı da ondan. Kumaş fabrikasının hiç atığı yok, eskiden çeşit çeşit renge boyanan deniz şimdi tertemiz. Düşünmek gerekmiyor mu, şaşılacak bir durum.

Hayat bilgisayardan ve bilgisayara bağlı yaşayanlardan ibaret değil. Gerçek hayat bitmedi, ekonomi durmadı, dostluklar son bulmadı, yürek çarpmaya devam ediyor, dünya dönmekten vazgeçmedi. Tek kişilik şehirler şehir dışında değil bizzat bizim olduğumuz yerde. Mutsuzluk diye bir şey yok, bu insan kandırmacası. İnsan kendine ait ezik duyguları bir şeylere yüklemek istiyor yalnızca. Akılda takılı kalan düşünceleri denize atmak veya havaya fırlatmak çok zor değil. Yalnızca bir defa deneyin zor olmadığını göreceksiniz.

Oyunda ders alınması gerekenleri ya da aldığım dersleri paylaştım. Oyunu izlemeyenler için anlamsız gelen cümleler kurmuş olabilirim.  Ancak tiyatro sinema gibi değil, yerinde alınan, öğütlerle kişinin mantığı kadardır nasihatler. Kelimelere dökülmesi hayli zordur ben bunu başarmak istedim.
Herkese bol tiyatrolu günler…

Gülçin GÜLOĞLU

Annem’e

Yazan denizyildizi at 1:42 am

Soğuk bir kış günüydü. Hani ilk ayrılıkların soğukluğu, mevsim ne olursa olsun üşütür ya insanı öyle bir ayaz yiyordum bende o gece. Pencereden dışarı izliyor hiç bilmediğim suretleri inceliyor, sokağın köşe başına konup kaçan kuşları takip ediyordum. Eksiklikleri tamamlamaya çalıştığım hayat, bir yandan getiriler sağlarken diğer taraftan sevdiklerimle beni ayırıyordu. Herkesi çok özlüyordum bu uzak yerde ama en çok annemin yokluğu ağır gelmişti bana.

Doğduğum andan itibaren kokusunu içime çektiğim, elimi uzatsam yakınımda olan annem şimdi kilometrelerce uzağımdaydı. Ben hala çocuktum, ayakları üzerinde durmaya çalışan güçlü, kararlı, kendinden emin imajıyla herkese karşı gelen ben, kabuğuma çekildiğimde hala annesinin küçük kızıydım.

******

Düşünceler en zayıf zamanlarında tahta geçer kişinin yüreğinde. En olmadık zamanda konuk olurlar, hazırlıksız yakalarlar yüreğin sahibini. Bir masa başında karşılıklı içilen kahvenin değil kırk yıl, bir ömür hatrı olduğu günler annemle geçirdiğim zamanlar. Sıkıcı gelen insanların arasında kaçışlarımda sığındığım tek liman. Gemilerin gelip gittiği, kornasını acele etmem için çaldırdığı ödünç saatlerde yudumluyorum şimdi kahvemi, sırf annemle biraz daha kalabilmek için. 

Hayat bazen tren, sıra sıra vagonlarında hoplaya zıplaya gidilen yorucu ve eğlenceli yolculuk, bazense gemide seyahat, sakin, kendini dalgalara teslim etmiş hafif hareketlerle dans eder gibi. Ayağımızı yere basmamızla anladığımız bir yürek hoplaması, anneden ayrılık. İçimin cız ettiği eğreti bir köprü başında karşıya geçmeye cesaretsiz, korkulu bakışlarla umudumun bittiği anda arkamda hissettiğim desteğim annem.

Uzak kentlerin birinde adını koymaya çalıştığım içimdeki seslerin gürültüsüyle uyandım sabaha. Dışarıda güneş vardı ama benim içimde yağmur yağıyordu, gök gürültüsüyle. Yabancı değildim böyle farklılıklara, çok defa, yağmur yağdığında içimde açan güneşin dayanılmaz sıcaklığını yaşamıştım. Şimdi bu soğukluk ve yağmur annemi hatırlattı bana.

Sıkışıp kaldığım zahiri zamanların sessiz isyanlarında daima yanımda olduğunu bildiğim cennetten benim için gönderilmiş meleğim, her duygusuyla ılık bir nefes başucumda. Söylenebilecek kelimeleri boğazımda düğümleyen sessizlik şimdi bana kalan. Ancak ben öğrendim ki, birinin annesi öldüğünde vazgeçiyor çocuk olmaktan yaşı kaç olursa olsun. Öyle omuzluyor sorumlulukları, sırtlıyor kendince hayatı.

******
Ilık bir bahar ayıydı. Çelişkilerimin içinde kendimi kaybetmiş, arama çabasına girmişken, sen aramıştın beni, annem. Bir sesin yetmişti beni alt etmeye çalışan düşüncelerimi dağıtmaya. Nasıl da hissetmiştin, üzüldüğümü. Sorguladığım dünle ilgili geçmiş kalıntıları sesini duyunca yok olmuşlardı. Ben yine pencereden bakıyordum. Karşı kaldırımdaki ağacın yeşil tonları tablo oluyor salonun duvarına yerleşiyordu. Tam ortada ikimizi hayal ediyordum. Burnumda tütüyordun. 

Doğduğum andan itibaren kokusunu içime çektiğim, elimi uzatsam yakınımda olan annem şimdi kilometrelerce uzağımdaydı. Ben hala çocuktum, ayakları üzerinde durmaya çalışan güçlü, kararlı, kendinden emin imajıyla herkese karşı gelen ben, kabuğuma çekildiğimde hala annesinin küçük kızıydım.

Gülçin GÜLOĞLU

(İŞ) lenmeye Az Kala..

Yazan denizyildizi at 9:02 pm

İş görüşmeleri her zaman çok sıkıcıdır. Bunu ben değil iş arayan herkes söyler. Görüşme yapacağın yer ne mesafede olursa olsun yol bitmek bilmez, bir türlü varamazsın gitmek istediğin yere hadi ulaştın diyelim bu defa büyük binaysa çalacağın kapıyı ara dur, sonra görüşeceğin kişi, yok bir dükkansa işin biraz daha kolaydır. Adres belli, görüşeceğin kişinin yerini elinizle koymuş gibi bulursunuz.

Ardından günlerce araştırdığınız, işe nasıl gidilir, mülakat yapan kişiyle konuşma adabı nasıl olur. Bir defa kasım kasım kasılırsanız olmaz. Nitekim kimseden iş dilenmiyorsunuzdur, emeğinizi ortaya koymanız için, başvurduğunuz yere kendinizi kanıtlamak ve onların çalışmalarında önemli katkılar yapmak için iş istiyorsunuz, fırsat bekliyorsunuzdur.

Hazırlık sürecinde, giyilecek kıyafet, abartısız hoş, sade bir makyaj ve baştan ayağa ufak detaylarla bezenmiş bir kişinin dik duruşu, kendinden emin tavırlarıyla, güvenli bir şekilde görüşmeyi yapacak kişinin karşısına çıkmak arasında geçen zaman iş arayan biri için kelimelerle anlatılamaz. Çok klasik olacak belki ama yaşanır.

Öyle ki, bir düşünmek gerek. Benim geçtiğim bu yollardan her gün milyonlarca kişi geçiyor. Hatta şuan beni sorularıyla terleten bu kişi de öyle. Öyleyse ne gerek var, birilerini ya da bir şeyleri ulaşılmaz görmeye veya kendini geri çekmeye.

Tüm bunlardan sonra işte gün var ki… onun heyecanı hepsini sollar. Kimlerle muhatap olunacak, işle ilgili tam olarak ne gibi sorunlar bizi bulacak. Tamam işi uzaktan takip etmek iyi de bir de içine girmek var. Her şey öyle göründüğü gibi kolay olmuyor maalesef. Kendini patronundan önce iş arkadaşlarına kanıtlaman gerek. Önce çalışacağın kişilerle ilişkilerini sağlam tutmalı ki insan ilk girdiği günden başlamasın ızdırabı. Öyle “ha” deyince iş bulunmuyor da sarmazsa çıksın.

Sonrası tamamıyla kişide bitiyor anlaşılacağı üzere. Tavırları, konuşmaları, samimiyeti, iyi niyetiyle kendini gösterme zamanının içine girmiş bir yetişkin, alışma devrinden sonra mutlulukla yoluna devam edecektir. Sonrası çorap söküğü gibi devam edecektir de.

Yaşamayan bilemez bu sıkıntıları. İşsizlik, kendini işe yaramaz, üretemez durumda hissetmek ne kötüdür bilen bilir. Bu durumda olan herkesin en acil şekilde iş bulmasını dilerken, eğer bu yazıyı okuyan iş sahipleri varsa onlara da göndermelerimi yapmış olayım. Unutulmamalı, herkesin işsiz kaldığı bir dönem mutlaka ki vardır. 

Gülçin GÜLOĞLU

gitsem(mi)ki…

Yazan denizyildizi at 10:41 am


Düş kurmak da parayla değil ya. Hayallere tutunmak için, ödünç hayatların hesap özetlerini çıkarmıyorlar insanın önüne. Hayalin, beklediklerin, özlemlerin, sevenlerin yoksa da insan yerine koymuyorlar seni.

Bir amacın olacak en başta. Sonra koşup ardından yorulacaksın, ben biliyorum değil, öğreniyorum demeyi bileceksin her daim. Hani ben oldum olgusu vardır ya usta çırak ilişkisinde şimdi bu da değişti. Sen karar veremiyorsun olduğuna, ustan diyor her ne kadar yaptıklarında yarımlık varsa da.

Hayata herkes kendince bir isim takar. Kimi umut der, kimi baş belası, kimi çok sever kimi evden ırak eder, kimi alır koynuna, kimi kapı dışarı eder. Bazısı sevgiyi sığdırır kocaman, bazısı sadece kendini besler. Kendini düşleyenlerle, kendiyle birlikte başkalarını düşleyenleri konuk ederler kimi vakit gönül sofralarında. Kimi doğuştan tok, kimisi hep aç.

Reis! Aldın mı beni teknenin bir köşesine. Açıklara sür şimdi, biraz götür buralardan beni olmaz mı? Denizin mavisi, denizin derinliği, denizin enginliği vursun beni yüreğimden. Kan akmaz korkma, başına iş çıkarmam. Beni bana bırak, sen sür geri. Bir kulaç fark değil mi, kıyıyla derinlik, atarım hızlı hızlı kulaçlarımı sanki ne olacak. Yorulmayı öğrendik ne de olsa. Çıt kırıldım halleri çoktan sallandırdık uçurumdan aşağı. Büyüdük nitekim.

Düş kurmak parayla değil ya. Parayla da olsa veririz neyse bedeli. En ağır işçisi ben olurum da yine vazgeçmem düşlerimden. Üç beş kuruşa ömrünü satılığa çıkaranlara inat beslerim hayallerimi. Büyütürüm bendeki beni. En ihtiyacım olduğunda çıkarırım cebimdeki kelimeleri, dökerim önüne bir bir kim ne laf ettiyse. Bende de laf çok olur elbet. Hayata saygımızdan susup bir köşede ağlıyorsak kendimizce, bastırılmış duygularımızı açığa çıkarırız günü gelince.

gülçin güloğlu

Sahnede Dönen Oyuncular

Yazan denizyildizi at 10:32 am

Yaşadığımız toplumda ve çevrede sanata önem veren belli bir kesim var. Bu ayan beyan da belli. Toplasanız sinemaya giden, opera, bale, dans gösterileri gibi etkinliklere katılan çok az kişi var. Doğuya gittikçe bu oran daha düşüyor. Tiyatro deseniz tek kişilik veya kalabalık ekibiyle gerçekten büyük bir uğraş istiyor, emek gerektiriyor.

Ekrandan görülenler veya tiyatroda canlı canlı izleme olanağı bulduğumuz sanatçılar arasındaki farkı düşündünüz mü hiç? Sahnede ne hissederler, içlerinde belki buruk bir vedanın akıtılmamış gözyaşı saklı, belki çok yakınından duyduğu bir sözle canı çok yanmakta, belki içine sığdıramadığı bir mutluluğu hüzünlü bir sahnede gizlemek zorunda.

Hayat misali… çok klasiktir bu söz. Hayat sahne, bizler de payımıza düşen oyunu oynamakla yükümlü oyuncular. Bir sahnede veda, bir başka perdede mutluluk, kahkaha atmakla görevlendirilmiş, üstümüzde oyuna yaraşır kostümlerle seyirciye en iyi oyunu çıkarmaya çalışıyoruz. Dışarıda akan bir hayatın aksine sahnede her şeyi geriye bırakmış bir oyuncu baş göstermekte. İşte biz: insan.

Acı da yaşasak, sevincimizden yerimizde duramadığımız da olsa, bir hayatı yaşıyoruz işte. Hayat gidenin ardından yaşanmaya devam ediyor, hüznü çok gerilere itip, zaman zaman hatırlanacak bir burukluk olarak mazide bırakmaya alışıyor insan. Yoksa yaşam diye bir şey kalmaz ki. Her ölüm yeni bir ölümle son bulmuyor. Çaresi olmayan ebedi uyku ölüm ve peşinden koşup yorulduğumuz hayat. Düğün ve cenaze.

Sıkıntı dolu günlerin ardından şimdi kaldığımız yerden yaşam telaşımız devam ediyor. Bizden çok önce hayata gelip, kendine ait oyunu oynayıp kendine biçilen rolün sonu gelen kişi jübilesini yapıp elveda edip görevini genç oyunculara devrediyor. Şimdi bu görevi devralıp bizden önce tamamlanamayan veya yarım kalmış oyunları tamamlamak için kolları sıvama zamanı. Kalmamalı hiçbir eksik, en iyiyi oynamayı arzulamalıyız.

Dünya derdi bitmez. Sen istedikçe ağlar, izin verdikçe gülersin. Öyle karmaşık bir haller ki bu durumlar çık çıkabilirsen. Ne yapılırsa yapılsın her şeyin bir sonu var. Hepimizin bir gün kapanacağız gözlerimizi elbet. Velhasıl değmiyor kalp kırmaya, değmeyenlere değer vermeye, akıtmaya o kıymetli gözlerinden akan bir damlaya.

Sahne aynı sahne. Oyuncular değişmekte. Roller farklı gibi dursa da amaç hep en iyi olmakta. Sonunda bir alkışla ayrılık zamanı ve gidenin acı vedası. Şimdi giden gururlu, kalan mağrur. Öksüz kalan, eski oyuncuyu arayan gözlerde yeniye alışma çabası. Bu da olur bu da. İnsan nelere alışmıyor ki… Hayat kaldığın yerden devam etmekte. Zaman ayakta durma zamanı. Ben de başarabileceğime herkesten önce kendime inandırmayla başlıyorum işe. Yazıyla, çabayla, aldığım nefesle…

Gülçin GÜLOĞLU

 

Bir Çınar Yok Oldu/ O Benim Dedemdi…

Yazan denizyildizi at 9:07 pm

İnsan… bir varmış bir yokmuş. Çırpınışlar, mücadeleler, hırslar, gözyaşları hepsi bir nefes ardımızda. Bir nefes öncesi varken bir nefes sonrası yoğuz işte.

Hani olmadık zamanda çalan telefonlar acı verir ya, acı acı çalan telefon diye başlanır söze,  dedemin ölüm haberini de öyle bir saatte aldık. Üç gündür çok hastaydı, herkesin tetikte uyuduğu bir sabaha karşı telefonumuzun acı acı çalışıyla bir kısmın amcamlarda bir kısmının da bizde uyuduğu evlatları. Hemen arabalara atladık ve tam 5 te bu hayatta vadesini tamamlayan dedemi ebedi uykusunda son defa olsun görmeye gittik.

Yatağındaydı. Üstünü battaniyeyle örtmüşler, ben bakamadım. Dedemi ölmüş gibi düşünmek istemedim çünkü, öyle aklıma gelmemeliydi. Uzaktakilere haber verdik, elimizde telefonlar, gözümüzde sızım sızım akan yaşlar, kalbimiz buz gibi. Diğer odada dedem… Sanki göbeği bir şişiyor bir iniyormuş gibi, nefes alır gibi… Neden insanlar inanmak istemedikleri şeylere karşı hep zayıf olurlar?

87 yıl, dile kolay. Neler yaşadı kim bilir, neler gördü geçirdi, yaşadı, yaşattı. Ailemizin yıkılmaz çınarı, sülalenin son erkek yaşlısı. Açları doyuran, muhtacın dilinden anlayıp yardımcı olan, sessiz, kendi halinde dedem hakkın rahmetine kavuşmuştu. Tek yemeği en sevdiği peyniri, zeytini, domatesiydi. Bir de biber kızartmasını çok severdi. Daha geçen hafta yemişti, ben yapmıştım. Geçen hafta cumartesi.

O benim dedemdi. Babamın babası, mavi gözlü bir devdi, nazım’ın şiirindeki gibi. Diğer dedemi görmek nasip olmadı bana. O erken bulmuş yerini, henüz çok küçükmüşüm. Bir anneannem kaldı geriye. Canımdan can anneannem. Uzakta şimdi, benim çok uzağımda. Aradıkça sesini duyduğum, duasını aldığım, bana nazlanan anneannem. Bir sen mi kaldın şimdi bana. Allah’ım senin de acını yaşatmasın bana.

Aile öyle bir şey ki; damarda dolaşan kanın ailenin diğer üyelerinde de aynı şekilde dolaştığını hissetmek. Bağlılık, çıkarsız, menfaatsiz ilişki, bir arada olmanın verdiği huzur, güven. Bazen günün koşullarına kaptırıp, kırsak da birbirimizi, unutsak da zaman zaman, sıcacık bir kucak yine de.

Daha dün gibi. Sanki biz hiç büyümemiş, dedemin küçücük, minik elli torunlarıyız hala. Bir bastonunu unutmam asla, bir de fötr şapkasını. Elinden hiç düşürmediği ilaç çantası bir de. Nereye gitse başucundan ayırmadığı tülbendiyle yatağında, uykusunda verdiği canı hiç aklımdan çıkmayacak. Peki ben şimdi kimin elini öpeceğim bayramda? Duymayan kulaklarıyla bağıra bağıra, napıyon dedeeeeeee? Diye sesleneceğim. 

Ahh dedem… yaşadın kendince. Soludun bu dünyadaki havayı ta ciğerine. Belki tam istediğin gibi, belki yarım bıraktıklarınla. Neler düşledin neler buldun, kimleri özledin kimleri sevdin içten içe, kimlere küs gittin. Şimdi mutlu musun? Özlediklerini gördün mü? tam 13 yıl aradan sonra kavuştun işte aşkına, babaanneme… hani piknikteydik ya… babaannem yürüyemiyordu taa nerelerden bir bardak su taşımıştın Fatma da içsin diye. Benim de senin gibi sevenim olacak mı dedem. Tüm kalbiyle..

Öldü diyemiyorum sana. Sanki şimdi tık tık yere çarpan bastonun ve sürüdüğün terlik sesleriyle kapımı aralayıp al şu parayı da kendine döner yaptır diyeceksin gibi. Sana hiçbir zaman demedim ama şimdi söyleyeyim: dedem ben hiç döner yemem, et yemem. Verdiğin parayla hep tost yerdim. Kırılma diye söyleyemedim hiç, hep sağol deyip cebime koydum yalnızca. Şimdi söyledim içim rahat etsin diye.

Sen aramızdan ayrıldın, ölmedin. Yaşayacakların var yaşama getirdiklerinle beraber. Mekanın cennet olsun dedem. Allah bizleri sevdiklerimize bağışlasın. Allah gençleri korusun.

NOT: Yanımda olup desteklerini benden ve ailemden esirgemeyen tanıdıklara, dostlara, arkadaşlara binlerce kez teşekkürlerimi iletiyorum. Adı güçsüzlük, zayıflık, çaresizlik olan ölüm böyle zamanlarda daha çok tanıdık yüz arıyor, dedeme ve tüm ölülülerimize Allahtan rahmet diliyorum. Allah taksiratlarını affetsin.

Gülçin Güloğlu

 

  • Etiketler

  • Meta

  • Sponsorlar