Aşk bize fazla geldi sevgili
Sandık ki yüreğimizi siper ederiz ateşe
Kim durursa önümüzde karşı çıkarız
Sevdayı ortak ederiz günümüze gecemize
Sevdalı yürekleri yüreğimize eş ederiz
Yolumuza katık ederiz ümitleri
Öyle yürürüz el ele bu yolda, engebesiz
Aşk bize fazla geldi sevgili
Taşıyamadık en hafif terk edişleri
En nadide çiçeği sulayamadık isteklice
Sevemedik sokakta gördüğümüz masum kediciği
Az geldi bize bizim sandıklarımız
Doyuramadık içimizdeki canavarı
Uzatmaya korktuk aslanın ağzına elimizi
Aşk bize fazla geldi sevgili
Yüreğimizi açamadık elimizi açtığımız gibi
Yılları yok saydık, birbirimiz gibi
Erişemediklerimizi bizim sandık bir süre
Gözümüzdeki renkleri çoğalttık sandık, bilgisizce
Sonunu göremedik, uzandık yetişemedik
Bağırdık duyuramadık, tükendik…
Aşk bize yakışmadı sevgili
Bir takım elbiseyle bir gelinlik giydiremedik
Ruhlarımızı dans ettiremedik ele güne karşı
Bir yastıkta kocatamadık duygularımızı
Ağır geldi, belimizi büktü hayat şartları
Diyemedik, yüzümüzün kırışıklığına tanık olamadık
Bir türlü ölümüze ağlayamadık…
Geçmişimize ağladığımız gibi…
Gülçin GÜLOĞLU
Hadi vur bu gece şişenin dibine… korkma sonrasından, kendini ele ver ve bir sille de sen çal şu feleğin çemberine… sana mı kaldı dünyayı kurtarmak, bir avuç kalan sevgiyi sen arama, arayanlar sende bulsun bırak. Gününü gün et beeeee… varsın olsun sana deli desinler, demiyorlarsa dedirtmeyi bil. Bak akıllara hep en mutsuzlar…
Bıkan var mı ciddiyetten, riyakarlıktan, sevgisizlikten, nankörlükten hadi atlayın arkama müthiş bi yolculuğa çıkıyoruz, bugüne kadar hiç görmediğiniz yerlere keşfimiz… Tanımadıklarımıza yolumuz…
Hazır mısın? En kör yolları açıp, kendine yollar inşa etmeye, o gücü buluyor musun kendinde yok dersen yetiş bir sonraki sefere… dünyayı adam etmeye çalışma, sen yaşamaya çalış. Sevmiyormuş, hahhaahhaaaaa işte oldu istediğim sonuçta.. sevmediğine derede boğulursun da yine de kendini sevdirtmezsin. Bırak giden gitsin geri dönerse de senin falan değildir inanma…
giden gitmiştir.
dönerse vur kapıyı yüzüne…
Heyyyyyyy hayattt….. üç günlüksün, yaşatamayacaksın bu genç yaşımda acıları bana, hüzünleri yağdıramayacaksın bedenime, ağlatamayacaksın ölüm olmadıkça sonunda bir damla bile olsa… hayat var, güneş doğmuş, bu sıcakta serin sular beni bekliyor, maviye gidiyorum, umut varmış sonunda eğer boğulmaktan korkmazsam ki korkmuyorum artık…
Takılıp gittiğim akıntıda bıraktım küreklerimi elimden. Yalnızım artık… yalnızlıkkkk açsana bana kapını, kapı komşun oldum artık.. kaçamayacaksın benden. Kaçma da zaten, seveceksin beni… anlaşıcazzzz…
Ben şimdi çıkıyorum bir şarkı tutturup dilimde, sonra kıvırmaya… bıraktığım kürekleri başka hayatlarda bulmaya.. kalabalık olmuş çevrem, herkes bir başka çalıp söylüyoo, orada sesleri bulmaya ve kendi anlamlarımı bulmaya gidiyooooooruuuuummmmmmm… hadi sizde gelin…
KuJu
Ne söylemeli? Nerden başlamalı? Bir avuntu bazen söylenen üç beş kelime, yaşanansa açıklarda batmak üzere olan geminin sessiz vedası, el sallanmaya mahkum garaj çıkışlarında belli belirsiz dudaklardan çıkan sözler. Vurgun yiyen balıkçının umutsuzluğu bazen, bazense yeni bir bebeğin umudu günümüze eş.
Boğazda takılı kalıp, dışarıya çıkarılamayan sözlerin tıkanıklığı, akmak için kırpılmayı bekleyen gözyaşı, çıkmasın diye mücadele edip, meydan okuyup burun sızlatan çok içten akıtılan bir damla… ardı arkası kesilmeyen çığlıklar.
Neye yarar. Yıllarca susup da ardında saklanan sevdayı kucaklayan ömrün tuzlu gözyaşıyla yıkanan törpüsünde, aşk neye yarar. Kalpte yara, dilde kızgınlık, içte söylenemeyen sözlerden bir demet. Suyun şeffaflığında yıkanmak ne kadar rahatlatıcı oysa çamura inat yağan yağmurun toprakta bıraktığı suyla üzerimize sıçraması neyi değiştiriyor… Fark eder mi, bir avuç toprağın üzerimize sıçraması, yağmurun rahmetini unutturur mu bize?
Virane bir tren önünde, her an altına atlamayı düşünüp de bir türlü cesareti olmayan ürkek serçe misali o anki tereddüt. Tabi… kolay mı ya vazgeçmek, hayatı tanımıyorum demek, hemen baş ucundayken bu kadar, maviyi bilmiyorum demek. Renksizlikler içinde boğulmuş, gözünü yıllarca açamayan bir sevda, kuşun kanadında uçmakta. Uçabilir mi insan da? Alabilir mi kuşun kanadından el uzatıp tüm sevdaları. Bırakabilir mi onu özgür. Yok sayabilir mi yaşamı, yaşananları?
Yüreği mazide yitik kalp atışları. Bu dünyadan göçüp gidenler alsın benim de bulutlarımı. Kanadı kırık kuş, uçamıyor, götüremiyor sevdayı uzak ülkelere. Beli kırık sevdanın, eğilip yere saçılanları toplayamıyor. Şimdi bir değeri var mı hafif bir tebessümün. Onca şeyden sonra.
Yüreği yaralı, kanı temizlemeye adam lazım. Dağılan, yerle bir olan bugünü açık pencereden silkmek gerek. Güç var mı kollarda, Allahım yine mi yardım gerek. Tek başına kalkamayacak mı bu yükün altından hatıraları yaşayan ezik duygu. Olsun varsın, bir başına kalkamasın bu işin altından, ille de yardım diye tutturmamayı öğrenir en azından. Sal gitsin ne varsa seni kuşkulandıran.
Bitti bitiyor derken, biten ömrün arkasından koşup geç kalan insan. Değer mi? Soruyorum, değer mi? Kırpılmayan gözlerde bekletilen bir damla gözyaşını akıtmamaya, o iç burkan burun sızısını duymaya, sessiz kalıp, söylenmeyenleri söylememeye değer mi? Giden bizden mi gitsin, öyle diyorsan değer sana zulüm, değil diyorsan, yaşa be hayatı. Umursama hüzün bulutundan akacak damlaları. Yaşa, yaşayabildiğin kadar çok yaşa… nefes al, çekebildiğin kadar derinden, ittir elinin tersiyle seni üzenleri, sevenleri buyur et, ağırla gönül konağında… susup kalmasın kelimelerin dışarıya çıksın, bağırsın, haykırsın, çığlıklar atsın… İzin ver kendine hayatta bir defa bile olsa…
Gülçin GÜLOĞLU
Hayata hangi pencereden bakarsak o pencerenin baktığı yöndeki manzarasını görürüz. Bir yanı parka bakar, diğer tarafı denize, bir başka tarafı ormana ya da caddeye bakan bina pencereleri nasılsa hayata bakan pencerelerde öyledir. Bir yan umut, diğer yan hüzün bir başka yön huzurdur.
Yaşadığım günler boyunca bu yaşıma kadar türlü zorluklar yaşadım. Kendime göre de olsa kaldıramayacağım kadar zor günler de atlattım. İyi bir ailem, beni mutlu eden dostlarım, vakit geçirmekten hoşlandığım arkadaşlarım, zevkime göre geçirdiğim zamanlarım, bana ait anılarım, biriktirdiklerim, eskittiklerim, yenilediklerim, kattıklarımla hayatı bazen ciddiye alıp bazen dalgamı geçerek arkama bakmadan aldığım yol beni bugüne getirdi.
Sessiz kalışlarımda kurdum çoğu zaman cümlelerimi, bana ne iyi yazıyorsun diyenler, benim kurduğum cümlelerde kendini bulanlarla birlikte hep aynı şarkıda buluştuk aslında. Çığlık atabilenlere uzaktan bakan belli bir grup, şakıyan seslerin arasında kaybolmak isterken kendi sessizliklerine yaşlar akıttılar, ben gibi.
Hayatıma yer etmiş sesler vardır benim. Duyduğumda içimin titrediği, sevdiceğimi düşündüğüm, geçmişin anı kırıntısı içinde benim de ufalandığım sesler… dalga sesi gibi… hani çok derinlerden gelip bir hışımla sahildeki kıyıyı döven dalga sesi ya da bir sabah uyandığında pencerene tık tık vurup da sana bişeyler anlatmak isteyen ve pencereni açman için sana baskı yapan yağmurun sesi, gecenin en sessiz zamanında belki korkudan belki anne kokusuna duyduğu ihtiyaçtan yeri göğü inleten yeni doğmuş bir bebeğin sesi, geleceğini tek bir "evet" kelimesine bağlayan heyecanını gizleyemeyen bir gelinin "evet" diyen sesi… Bir kuş sesi, bardağa koyulan suyun sesi, kurumuş gazellere bastığımızda kuru yaprağın sesi, ağaçtan düşen yaprağın sesi…
Hayatıma yer edenlerin dışında hayatımda yer etmesini istediklerim var bir de. Öyle hızlı atlıyorum ki basamakları ne düşüncelerim yetişebiliyor hızıma ne yapmak için sıraya koyduklarım. Aklımda sıralı olmalarına rağmen bitiremediğim işlerimin hem çok çabuk geçen hem de takılı kaldığını düşündüğüm, zaman beni ikileme sokuyor. Ben nerdeyim, istediğim şeye ne kadar uzaklıktayım ya da o şey bana ne kadar yakın, sorular, sorgulamalar, açık kalan kapılar, içeri giren rüzgar, kapatıp dışarıda kalan üstü açık üşüyen çabalar.
Belirsizliklerin izindeyim. Çözebildiklerim bana yetmiyor, elimde olanlar yönümü söylemiyor. İçimde duyduğum ses yakın olduğumu anlatıyor, gitmek istediğim yerin belki bir adım gerisindeyim. Şansımı deniyorum, belki en olmadık zamanda kapımı çalacak beklediklerimin yolunu gözlüyorum. Gözlerken yaşıyorum, yaşarken seçimler yapıyorum, yaptığım seçimlerle yaşamıma yön veriyorum, böylece beklediklerimin üzerine çok gitmeden hayatı es geçmiyorum. Nefes alıyorum ve şükrediyorum.
Güçin Güloğlu
Eskiden sobe şimdi mim olmuş. Aslında çok katılmıyorum sobelere ama konusu hoş olunca benden de bişeyler bulunsun istedim. Unutulmayan film replikleri konumuz. Ara dur… Dünden beri talan ettim google ı çok var ama hepsi sansürlü. Hani ya sitemden vazgeçicem (kapanırsa çünkü)))) ya da herkesin bildiği şeyleri karalayacağım. Ama ben istedim ki azıcık orijinal olsun mim dışına çıkıp benden, çevremden bişeyler ekleyeyim. Umarım hoş olur

Mim1) Dersimiz İngilizce, kurstayız. Akşam saati, iş çıkışı başlıyor, geceye doğru bitiyor. Malum o saatte herkes aç. Sınıfta iki tane Ali var. Hoca birine sorunca hemen öteki cevap veriyor falan bu karışık duruma son vermek için hoca bir çözüm buldu. Birinin soyadı börekçi, ilk baştan itibaren kursta olduğu için soyadı daha bilindik diye hoca bundan sonra sana börekçi diyeceğim dedi. Birkaç ders öyle devam etti. Sonraki konuşmaya bakın:
Öğretmen: what did you have for breakfast? Börekçi…
Ali: tam ağzını açıp cevap vermek üzereyken
X öğrenci: hocam börekçi demesek, şuan karnım çok aç, canım börek çekiyo, bundan sonra ona Ali Kemal diyelim mi? Muhaaahahaahhhaaaaa
Mim 2 ) Bir akşam vakti. Ailece toplanmışız oturuyoruz. Saat 23.00 sularında kapı çaldı, beklediğimiz biri yok.
Kuzenim salonda oturan eşine döndü;
-kim geldi?
-halıcı düldül amca gelecem diyordu ama…yaww ne bilim hepimiz aynı odada oturuyoruz işte… git açsana kapıyı muhahhaahahhaaahahaaa
Neyse benden bu kadar olsun. Şimdi bikaç bulduğum repliği sizlere aktarayım da amaç yerine ulaşsın.
en iyi cilet budur.
dünyanın bütün meşhurları bununla traş oluyor;
ingiltere kralı
rahmetli başkan keneddy
taçsız kral pele
bakenbauer
kaleci mıyer
nadia komanachi
biricit bardo
fenerbahçeli cemil
hepsi şöhretlerini bu bıçağa borçludur.
neşeli günler-ziya (şener şen)
arif - müzik açsam rahatsız olur musun
dede - ne tür koycan
arif - o oo oo
dede - gavurca dinlemem ben, ne bilcem belki anama küfrediyo…
arif - anan kaç yaşında dede?
dede - 93
arif - bu grup daha yeni anneni tanıyor olamaz!!!
Mim işi bu kadar. Ben kimseyi mimlemiyorum özel olarak, konu hakkında yazmak isteyen herkesi mimlemiş olayım. Ne kadar da klasiğim yafu, hep anı cümleler muuuuuhahahahahaaa
Çok uzun süredir gerek gruplardan aldığım, gerekse arkadaşlarımın gönderdiği maillerin çoğunun konusu farklı açılardan ele alınıp, aynı konuda birleşen yüzlerce mail tarafımda birikmekte. Nedir bu ala ala bitmeyen mail? Türklerin özellikleri, davranışları, mimikleri, zekaları (!), kendine has durumları vs.
Biri diyor Türk dedim mi orada duracaksın, diğeri saflık denince aklına Türk’ü getiriyor, bir başkası resimlerle hayat veriyor hayal gücüne… Doğrular var ancak bir o kadar da mübalağa var. Ben de hem mailden etkilendim hem de gün içinde gözüme takılan, fikrime ters gelen, beni güldüren aynı zamanda düşündüren Türkleri yazmak istedim bugün. Ne derler biraz -ti ye almak istedim.
İlk örneğim araba kornaları. Başka korna da var mı demeyin var tabi, bisiklet kornası, motor kornası… Bu kornalar çeşit çeşit ama bizim alanımıza arabaların kornası giriyor bu aşamada. Türklerle ne ilgisi var bu kornanın diye soran biri sanırım çıkmaz. Direksiyona geçen de bir tavır değişikliği oluyor nedense, yayayken kızdığı ne kadar durum varsa direksiyondayken hepsini yapmak ona bir zevk gibi geliyor sanki.
Yolda giderken caddenin diğer tarafında yürüyen bir ahbabını gördü diyelim kişimiz. Zart zart kornaya basar. Kişi görmez kendisini yada bakmaz o yöne, bu sefer kendini bak ben araba kullanıyorum ama mutlaka beni görmen lazım edasıyla daha bir ısrarla çalmaya başlar kornayı. Duyurmaya çalıştığı kişiden hariç herkes bakar ama hedef kişi asla bakmaz. Kural gibidir. Oysa kendine çalınmıyorsa mutlaka kafayı çevirir bir bakar. Evet evet 6. his Türklerde hayli gelişmiştir.
Sonra yasaklar. Bir yerde yasak yazısı varsa işte en hassas noktamız, o yasağa mutlaka ki uyul-ma-yacak. Çimlere basmak mı yasak, nerede en yeşil taraf var, en yoğun yere gider zevkle basarız. Elli metre ötede yaya geçidi mi var, oraya kadar yürümeye gerek yok deyip, ortadaki direklerden atlamayı marifet biliriz. Buraya park etmek yasaktır, garaj girişidir. İşte delmeyi sevdiğimiz en can alıcı yasak. Zevkle, mutlulukla, garaj sahibinin arabayı sokamayacağı durumda arabamızı yerleştiririz veya çıkamayacak gibi. İtinayla. Buraya yiyecek içecekle girilmez. Nasıl olur, evden çıkarken aldığım sandviçleri ne yapacağım, bisküviler çantamda kalmış çöpe mi atayım, günah, sözleriyle görevliyi ikna eden, pardon pes ettiren demeliydim kişi bir Türktür. Sabır denemesi yapar resmen. Kapıda görevli varsa en aşağı yarım saat, eğer giriş serbest de içerde yiyenlerin uyarıldığı bir yerse bu sefer içerde başlar bir tantana… Bu liste uzaaaaaa gider. Anlatılmakla bitmez, yeter ki bize yasak deyin.
Bir başkası; yere tükürmek. En kötülerinden ve iğrenç derecede tiksindirici. Yere bakarsınız ve o görmek istemediğiniz kimin olduğunu bilmeden çevreye mikrop saçan tükürüğü görürsünüz. Yere tükürmek yasaktır yazan kaç ülke vardır çok merak ediyorum. Artık yerlere bakarak yürüme zorunluluğumuz var adeta. Bu maddeyi yazıp yazmamakta tereddüt ettim ama madem açık olmak zorundayım, yazıyorum işte.
Geleneğe göreneğe bağlı yaşayıp, eskiye takılıp sonra işine gelmediğinde modern olup, çağın ilersine doğru birkaç dakika içinde geçiş yapabilen de Türklerdir.
Türkleri enine boyuna ele almadım tabi ki. Bazı yerleri kusur bıraktım. Hem yazıyı okunur halde bırakmak hem de konuyu uzatıp konudan ayrılmamak adına. Türkler nerede olursa olsun Türklüklerini gösteriyorlarmış, öyle diyordu gelen bir mailde de mesela, örneklerle açıklayarak. Türk olmak ayrıcalıktır diyor bir başkasında. Her insan kendine göre ayrıcalıklıdır. İnsanın da, toplumların da artıları eksileri vardır. Ben de bugün gözümün kıyısından geçen, yolda giderken gerçekleşen olayları yazmak istedim. Eğlenceyle biraz kendimize bakalım istedim. Ne kadar becerebildim gerisini okuyana bırakıyorum.
Mutlu günler…
Gülçin GÜLOĞLU
Bugün İzmirliler için oldukça önemli bir gündü. Büyük expo kararını heyecanla bekleyen İzmirliler akşam saatlerinde resmi açıklamanın ardından büyük bir üzüntü yaşadı. Esnafın, çalışanın, evde oturanın, işsizin, gencin, yaşlının umudu bu büyük projeyle canlanmıştı adeta. İzmir’in gelişmesi, büyümesi, modern bir kent olma yolunda atacağı çok büyük adımının hayal kırıklığı oldu İzmir’in kazanamayışı.
Nedir bu expo?
1 - EXPO, Exposition’ın kısaltılmasıdır. Exposition’ın Türkçe karşılığı “sergi” dir. EXPO’lar, “Dünya Sergisi” yada “Dünya Fuarı” olarak da adlandırılır.
2 - Dünyanın kültür, tarih ve eğitim olimpiyatları olarak nitelendirebileceğimiz EXPO’lar, ülkeleri uzmanlaşmış oldukları konulardaki bilgi birikimlerini daha yaşanır bir dünya için paylaşmak üzere bir araya toplar. Burada ürünleri değil, fikirler, kültürler ve dünyanın geleceği için projeler sergilenir.
3 – EXPO2lar birer ticari fuar olmaktan öte eğitsel amaçlı birer tema ve kültür etkinliği olarak anılmaktadır. Bu tema ve kültür etkinlikleri; teknoloji, yenilik ve doğaya uyum gibi evrensel konuları hedef alarak tüm dünya ülkelerinin kültürel mirasları ile geleceğe yönelik beklentilerini harmanlamaya yöneliktir.
4 – EXPO 150 yılda tam 63 kez düzenlenmiş, ancak BIE’ye üye olmadığımız için bunların hiçbiri Türkiye’de gerçekleştirilememiştir. Ülkemiz, 2004 yılı ekim ayında BIE’ye üye olmuş ve EXPO’ya ev sahipliği yapma yolumuz bu gelişme ile birlikte açılmıştır.
Açıklamalar anlattığım durumun ne kadar üzücü olduğunu açıklamaya yeter sanırım. Değil İzmir, Türkiye için çok önemli bu adımı Milano’nun kazanması bizler için yıkıcı bir sonuç olsa da elbette kaybedecek bir taraf mutlaka olacaktı. Gönül isterdi ki kazanan olmak ancak Milano’nun 86, İzmir’in 65 oy alarak sonucun net olarak bildirilmesi her şeyin sonunu getirdi.
İzmir üzgün. Çünkü hepimizin heyecanının ardında kocaman umudumuz vardı kazanacağımıza dair. Kötü düşünmemiştik, beklentiye girip, İzmir’i fuarlar kenti olarak göreceğimiz günleri hayal etmiştik. Bizim için belki şans, belki tecrübe, belki dünyaya yeni bir pencereden bakmamıza umut olacak bir durumun birkaç dakika içinde olumsuz gelişmesi açıklanamayacak derecede canımızı sıktı.
İzmirliler olarak son birkaç aydır heyecanla bugünü bekleyip, en güzel şekliyle hayallerimizi süsleyip, ardından gerçekleşmeyen bir projenin üzüntüsünü yaşasak da İzmirimiz bizim için daima kentler fuarı, uluslar arası düzeyde kendini ispatlayacak başka projelerde yer alacak ve en önemlisi yine de, ille de bizim için hep özel kalacak.
Canımız sağ olsun be İzmir’im…
Kaynak: http://www.izmirturizm.gov.tr/default.asp?L=tr&mid=437
Gülçin GÜLOĞLU
Son Yorumlar