Ne çok insan çeşidi var yeryüzünde. Duygusalı, zekisi, safı, akıllısı, uyanığı, romantiği, realisti, komiği, zevksizi, çapkını, sakini, delisi, denlisi, densizi… Say say bitmez.
Ve tuhaf olanı herkesin ağzına sakız olan sözün defalarca tekrarlanmasıdır. “Elde deli bir iki bizim evde araba yükü”. Bu sözden anlaşılıyor ki, hiç akıllı insan yok, deliler sarmış dört bir yanı. Peki nerde bulunur bu akıllar ki, bizim de karşımıza çıksınlar. Delilerden bunaldık bir iki akıllı görsek bari dünya gözüyle…
Birinin canı sıkılır diğerine sarar, bir diğeri ağlar acısını başkasından çıkarır, sevilmez nedeni kendinden başka herkeste arar, suç vardır kimse ortak olmaz, dert vardır herkes kaçar, yardım gerekir işi çıkar, canı yanar can yakar vb. Yok mudur bunun doğrusu. İşler hep eğri. Matematiğimiz bundan hep geri.
Hadi bitti bugün, yarına Allah kerim. Doğaya attık kendimizi, insan boğdu sokak aralarında. Trafik derdi bitti, oksijen bol geldi. Tükettik temiz havayı, ağacı kestik teker teker, yağmur bitti, su azaldı, neşeyi denize saldık, oltayı fırlattık, canımız oyun istedi arkadaş aradık, balıklar güldü geçti, oltamızda yem de kalmadı. Hepi topu kaç canlı kalmış şurada yaşayan, soyunu tükettiklerimiz uzaktan ateş saçıyorlar, dünyayı küçültmüşler.
Tuhafız biz. İnsanlar olarak diyorum. Yararlısı, akıllısı, sevgilisi, umutlusu açmaz bizi, karamsara bakarız gözlerimizi kocaman açarak. İşe yarayanı geriye iter, yaramayanı başımıza tac ederiz, bir hatasını gördüğümüzde affetmeyiz. İşimiz düşer en iyi kişi işimizi yapandır, işimizi yapmazsa onu sevmeyiz.
Gözümüz dalar uzaklara… Daldığımız yerden çıkmak için takviye kuvvet bekleriz, kendi başımıza ayakta olmak iskeletimizi acıtır, kendimize ağlarız. Ben merkezli dünyada sen dışında hayat süreriz. Minnet etmeyiz, dert ederiz. Yardımı önce ister sonra redderiz. Olur da işimiz olursa kimseye borçlu kalmamak adına.
Şimdi keyfimiz yerinde. Birileri sürekli üretiyor, 9-5 çalışıyor, gerektiği kadar nimetten yararlanıyor, akşam sıcacık çayımızı yudumluyor, gece yatıyoruz. Sabah kalkıyoruz, dünü tekrarlıyoruz. Şikayet ediyor, mutsuz oluyor, sorun üretiyor, çareye sırt çeviriyor, mazlumu hor görüyor, güçlüye bel büküyoruz.
Olumsuzluklara davetiye çıkarıp, sonra hayatımızda giden terslikleri sorguluyoruz, pozitif olamıyoruz. Geleceğe bakamıyor, geçmişe takılı yaşıyor, bugünü unutuyoruz. Seviyoruz, sevilmediğimizde ateş olup cürüm kadar yer yakıyoruz. Bağırıyoruz, sesimizi çıkaramıyoruz. Gülüyoruz, güzellikleri çekiyoruz, ağlıyoruz ters bakışları üstümüze alıyoruz.
İnsanız biz. Kulaklarımız duyması gerektiği kadar duymalı, ağzımız gerektiği kadar aralık kalmalı, gözlerimiz gerektiği kadar görmeli. İnsanız, bir torba kadar olamayacak mıyız ki ağzımızı büzmeye insan çağıralım. İrademiz var bizim, artılarımız var, aklımız var en güzeli. Kalbimiz var, sağduyumuzla birlikte. Cesaretimiz var gücümüzle.
Şimdi biz insanlar olarak en karanlık köşelere kapatsak iyilikleri, güzellikleri, mutlulukları, umutları… ağlamaz mı, öksüz kalmaz mı insanlık. O karanlıklarda örümcek bağlamaz mı?
Gülçin GÜLOĞLU
uyannn hadi uyannnnnn
şimdi doğmak zorundasın karşına çıkacak engelleri atlayacağın bir oyun alanına geldi sıra…
zorla açıyorum gözlerimi… sabahın köründe mi doğucam saat daha 08.40
evett ne sandın, orda uykusuz kalacağın çooook zaman olacak…
9 aylık bekleme tamamlandı…
babam bekliyor bir o yana bir bu yana…. annem meraklı, telaşlı, mutlu…
evet 23 yıl önce böyle apar topar çıktım geldim dünya düzenine.
acı çektim belki de çektirdim de…
oyun var dediler hala oynuyorum nitekim…
hoooooooooppp çıkageldim…. PATTADANAK :))))))))))))))
şaka mı bu??? yooooo değil… doğdun işte
yani doğdum…
evet evet BUGÜN BEN DOĞDUM…
Sevmiyorum garajları, yalnız yolculukları, ardında el sallanan vedaları. Sevmedim, sevemeyeceğim de. Valizin içine doldurulan, eşyalar mı, yoksa hayaller mi? Garajda bir otobüsten diğerine taşınan yük, omuzlarımızda taşıyamadığımız sıkıntıların, vedaların yükü mü yoksa fark etmeden öylesine tıkıştırılan ya da heyecanla sevdiğine kavuşmanın telaşıyla seçtiğin birbirinden güzel elbiseler mi?
Gitmek güzeldir belki. Her gün gördüğün yüzlerden kaçmak, her defasında önünden geçtiğin yerlerin dışında yerler keşfetmek, çektiğin sıkıntıları kendine dert eden odanın sıcaklığından çıkıp, ormanda esen rüzgarın soğukluğuna gitmek güzeldir belki. Güzeldir elin ele dokunması, ayrı tende atan aynı kalbin çarpıntısını hissetmek hücrelerinde.
Ya kalmak. Kalmak zordur? Sevdiğinin ardından bakarken duran saati ve dünyayı, tek hamlede eski haline getirmek mesela zor olan. Dolayısıyla kalmak acı verir. Geride kalan haber bekler, bir daha yolu düşerse oralara ayağı geri geri gider, giden gider, gider de aklı geri dönmez. Yaşananları silmek artık mahşere kalmıştır. Biz çizik daha atılmıştır anılar sermayesine.
Ya her iki durum için sonrası… Yola çıkanın camdan bakarken yol çizgilerine anlattığı iç sızıntısı, geride kalanın atmaya cesareti olmayan adımları… Yaşananlar, yaşatılanlar, şaşkınlıklar, mutluluklar, geride gizlenen umutlar, başrolde sevgi. Bir bir sevdiklerini aramaktalar. Ne giden razı geride kalana yokluğu yaşatmaya, ne kalan gideni uğurlamaya. Hayatta ayrılık da var.
Ayrılmak daha bir oturur insanın yüreğine, daha çok ağlatır ya. Bu yüzden olsa gerek ayrılığı konu alır hep garajlar. Kavuşmayı anlatmaz, hüzün yoktur çünkü, hüznü paylaşmayı daha bir sever insanoğlu, mutluluğu anlatmaktansa.
Yüreği kaybetmekten korkan bir ürkek serçe olup, sevdiğinin peşinden gitmek istese de ruh, beden durdurur en acımasız ağırlığıyla gitmek isteyeni. Gidene kal denmez, öyle öğretilir küçük yaşta, kalana da git denmeyeceğini öğrettiği gibi yaşamın.
Havada asılı bir el, cama yapışan yalvarır bakışlarla her an otobüsten fırlamaya meyilli tetikte ayaklar, gidenin gitmemesini isteyen mecburi ayrılığı içine sindirmeye çalışan geride kalan, altındaki tekerleğin birkaç dakika daha dönmemesini ümit eden yürek, gözlerinin temasından kaçınan koşmak için güçlü olmayı düşünen cansızlaşan bir beden.
İşte bir veda sahnesi sinemalarda. Bedene işlenen ayrılık tohumları, iki ters duygunun zorluğunu yaşatmakta. Gitmek mi zor kalmak mı, derken bunu anlatmak istemiştir belki de şair. Gitmek mi zor kalmak mı?
Gülçin GÜLOĞLU
Sağlığın önemi herkesçe bilinir. Yapılması veya yapılmaması gerekenlerin tümü insan hafızasında kayıtlıdır. Tam anlamıyla bilimsel açıklama yapamasa bile tahmini olarak, kulak dolgunluğuyla neyin iyi, neyin iyi olmadığını başka değişle zararlı veya zararsız olduğunu deneyimleriyle kestirebilir.
Bu aralar iç sesimi epey dinliyor olacağım ki şaşılacak derecede meyveye sardım. Dengesiz beslenirim, beni tanıyanlar bilir. Hangi saat ne yemem gerektiğini çok iyi bilir ama hiçbir gün uygulamam. Saate göre değil mideme göre hareket ederim. Sofraya oturulması gerektiğinde değil acıktığımı hissettiğim anda yemek yemeyi severim. Tadına vararak, kendimi zorlamadan.
Belki iyi belki kötü ama çok iyi olmadığını biliyorum. Sabah, öğle, akşam ve öğün aralarında çeşitli meyveler yiyorum. Yaz meyveleri çıktı artık, özlemden mi yoksa sıkıntıdan mı bilemiyorum ama meyveyi tabağa koymamla bitmesi bir oluyor. Başka bir şey girsin istemiyorum mideme. Zorla yediğim birkaç lokma dışında.
Görenler bu halinle yaz diyetine mi girdin diyorlar ama amaç falan yok ortada. Ne diyet, ne kilo problemi. Sadece canım meyve yemek istiyor hepsi bu. Kurallarla yaşamı sevmediğim gibi dayatmalara da gelemiyorum. Evet, yemek yemeliyim bu gerekli ama canım bir şey istemiyorsa neden kendimi zorlamalıyım. Bunu anlayamam işte.
Midemde şişkinlik hissediyorum. O çok özleyip, kimseyle paylaşmayı göze alamadığım meyveleri yemekten de bıkacağım elbet. O günü bekliyorum zira. Çünkü kendimi alamayıp mideme depolamaya devam ettiğim meyveler depolandığı yerde fazlasıyla sırıtıyor, şişerek.
Bir kez daha anlıyoruz ki, azı yarar çoğu zarar. Hayatta her şey gibi beslenmede de denge çok önemli bir unsur. İnsan yaşayarak öğreniyor ve görüyor zararları. Adına deneyim diyorlar, tecrübe diyorlar, ders alma diyorlar. Ben de mideme girecekler konusundaki dersimi çok iyi almış bulunuyorum.
Ders 1 ) meyveyi ye ama doğru zamanda ve yeteri kadar
Ders 2 ) mideni dinleme, kurallara uy ve yemeğini vaktinde ye
Ders 3 ) miden şişince çay içme soğuk bir soda iç
Gülçin GÜLOĞLU
Kırmızı bir balon şişirdim hayallerimde
Avucumda büyüttüm bırakmadan evvel
O büyüdükçe gençliğim ihtiyarlığımda harmanlandı
Gökyüzünde hayat bulur sandım
Peşinden sürükledim tüm kırmızı hayallerimi
Boyun büküklüğümden kaldıramadım başımı gökyüzüne
El sallayamadım doyasıya hayallerime
Maviye hasret kaldım bir süre
Sevinçlerimi erteledim, umutlarımı körelttim
Bir tek sen bilmelisin her şeyi, hayat, diye…
Uçurumun kenarında vazgeçtim
Peşinden koşmaktan kırmızı balonumun.
Özgürlük duvarını yıkmış farkında olmadan,
El açmış kırmızı hayallerim, el uzatmış gökyüzü
Beslemiş her şeyiyle karışık ömür törpüsünü.
Cevaplanmakta geç kalınmış sorular
Ertelenmiş hayatlar, çoktan vazgeçilmiş sevdalar…
Geride bırakılan, üstü örtülen eski yaşamlar
Tozlu raflardaki kitaplar, temizlenmemiş kırıklıklar
Eski bir arka bahçede yaşamaktadırlar…
Bir zamanların suskun yürekleri çığlık çığlığa olmuşlar
Kuralcı, düzenli, istikrarlı, dediğim dedik zamanlar geride…
Gözyaşları hür, kalpleri yapıştırılmış, sevdaları ortada
Usulca yaşanan ne varsa pişmanlık yaşamakta, sere serpe, hür
Vazgeçmiş yürekler, konuşur olmuş dildekiler…
Ya sen kırmızı balonum, erişebildin mi gökteki umutlarına
Beni uçurumun kenarında bıraktığının endişesi var mı bulutlarda
Yağmurlar fısıldaşıp nağme bırakıyorlar mı kulağına
Pişmanlıklar öbek öbek kuruldular mı ruhundaki yaralara
Sen, sen kırmızı balonum istediğin “her şey” oldun mu özgürlükler ardında…
Gülçin GÜLOĞLU
İnsan yaşamında değil günün değil saatin dakikanın önemi ne çoktur aslında.
Bir günde yaşar mesela bir anne doğum korkusunu, oysa dokuz ay önceye kadar nasıl da heyecanlıydı korkusunun aksine…
Bir günde belirlenir bir hayal, sıradan bir sınavla, oysa bir yıl önceye kadar nasıl da rahattır sınava girecek kişi…
Bir günde değişir hayat, bir genç kızın aldığı evlilik teklifiyle, oysa ilişkiye başladığında nasıl da rahattı…
Ve birkaç dakika da…
İçinden koparabiliyor büyük bir ameliyatla yürek sevdiğini…
Sevdiğin düşmanın oluyor…
Sevdiğin yabancı oluyor…
Sevdiğin bundan sonra hiç sevmeyeceğin kişi oluyor…
Ve ortada sevdiğin kalmıyor…
Tıpkı hiç anı kalmadığı gibi…
Şimdi ne var ne yok yaktığım eşyalar gibi kolay silinip yok olabilir mi geçmiş de…
Yok saymak… Son birkaç yılı…
Gülçin GÜLOĞLU

Pc de herhangi bir dosyayı, resmi, klasörü ya da programı kaybetmeyi çok seviyorum. Kaybettiğim her ne varsa bir tık ötede. Basıyorum ara düğmesine, yazıyorum anahtar kelimemi birkaç dakika içinde ne var ne yok döküyor önüme. Zaman kaybı yok, bekleme yok, kayboldu ne yapacağım şimdi derdi yok. Dağılmış pc bilgileri de hiç sorun değil üstelik.
Oysa evde, şirkette, arabada bile bir eşya kaybolmayagörsün. Ara ki bulasın. Artık aranılan belgenin veya nesnenin büyüklüğüne göre vaktin nasıl geçtiğini anlayamadan bütün günün aramakla geçer. Sağa bakarsın yoktur, sola bakarsın yok. En olmadık yerleri, dip köşe, bucak ararsın ama sonuç genelde hüsrandır. Baktığımız yere defalarca tekrar tekrar bakarız. En olmadık zamanda elimizin altına gelen şey her ne hikmetse aradığımızda hint kumaşı olup çıkar karşımıza, bulunmaz.
Hani birbirinden lüzumsuz icatlar üretebilen, bazı buluşlarıyla önlerinde saygıyla eğildiğimiz kişilerden ricam kafalarını çalıştırıp, bir cihaz geliştirsinler. Fikir benden, üretime geçmek onlardan. Şöyle ki; bir alet, küçük bir şey, fazla yer kaplamayan, belki cep telefonu büyüklüğünde, belki ondan biraz daha büyük, neyi nereye sakladık ya da koyduksa, bilgileri o alete girsek, gün olsa devran dönse kim bilir hangi araya sıkıştırdığımızı veya hangi çekmeceye koymuşsak (ve zamanla nasıl olduysa aradığımız şey çekmecenin arkasına düşünce- genelde öyle olur) bunu bize haber etse. Hadi o kadar olmaz da en azından hangi odada olduğunu bize verdiği sinyallerle belli etse ne güzel olurdu değil mi. Tapu, sınav sonuçları, resmi evraklar gibi kağıt bilgileri ayrı, tarak, telefon şarjı, anahtar vb. gereçler ayrı bir yerde depolansa çok çok daha güzel olabilirdi. Düzenlilik gereği.
Dedim ya fikir benden gerisi bilenlere kalmış. İyi satış elde edebileceklerini garanti ediyorum. Özellikle balık hafızalı diye adlandırdığımız çabuk unutan kişilerce yoğun ilgiyle karşılanacağını söylemek isterim.
Artık bir şey kaybetmekten korkmak istemiyorum, hatta ileri gidip çantamda küçük bir not defteri taşımaya başladım. İçinde asla kaybetmemem ve çok iyi korumam gerekenlerin nerede olduklarına dair küçük bir liste oluşturdum. Altına da özel şifrelerimi zor okunabilecek derecede, yalnızca kendimin anlayabileceği notlar aldım. Ne olur ne olmaz diye. İcat yoksa biz de böyle başımızın çaresine bakarız.
Aslında bu durum bir ara reklamlara da yansıdı. Kaybolmayan sakız istiyorum diye ama sakız reklamı olduğu için tabi bu durum farklı şekilde anlaşılmalara mahal verdi. Ben anladım ama. Aslında sadece sakızın değil hiçbir şeyin kaybolmayanını istiyorum/z.
Bugünkü sorun kayıplardı. Kendimce çözümler bulsam da ne kadar işe yarar bilemem. Ben üzerime düşeni yaptım, fikrimi paylaştım. Belki ileriki yıllarda o da olur, fikrim işe yarar hatta var da benim mi haberim yok acaba. Bak bu da yeni geldi aklıma, ama yoksa bile birkaç yıl içinde böyle bir aletin çıkacağını düşünüyorum. Bizden sonrakiler çok rahat edecek. Tıpkı bizim bizden öncekilerden daha rahat yaşadığımız gibi.
Artık kaybetmek korkmak istemiyorum, diyerek cümlelerime burada son veriyorum. Kim bilir belki sabah kalktığımda elinde bir keşifle kapıma dayanacak arkadaşlarım. Eee belimize taktığımız çakmak büyüklüğündeki aletle kaç adım yürüdüğümüzü bize bildiren icadı geliştiren insanoğlu için bu söylediğim çok bir şey olmasa gerek.
Gülçin GÜLOĞLU
Geceyi saklıyorum rüyamda
Benden çalmasınlar diye.
Gündüzleri serdim tezgaha
Dileyen alsın diye.
Gökyüzünü sol yanım yaptım
Yağmurlar yakın olsun diye.
Yeri sağ yanıma kattım
Ayaklarım sağlam bassın diye.
Sevgimi aldım koynuma
Ne varsa onda var diye.
Nefretimi saldım sulara
Benden ırasınlar diye.
Çocuk hayallerime bir top attım
Beni özlemesinler diye.
Olgunluğuma bir çelme taktım
Beni rahat bıraksın diye.
Hayatıma renkleri kattım
İhtiyacım var diye.
Grileri balon yaptım
Bulutlara salayım diye.
Gülçin GÜLOĞLU / 05.03.2008
Son Yorumlar