bir deniz yıldızı masalı

Bir film hakkında: BEYAZ MELEK

Yazan denizyildizi at 1:06 am

Hava bozuk olunca ve iki kız arkadaş buluşma kararı alınca ne yapılır. Tabi ki plan hazırdır. Sinemaya gidilir. Biz de öyle yaptık. Dünden anlaştık Pazar günü sinemaya gideceğiz. Film zaten belli. Uzun zamandır gösterime gireceği günü beklediğimiz beyaz melek.

Film bunalımda olanlara tarafımdan pek tavsiye edilmemektedir. Zira ağlamak istiyorum ne yapmalıyım diye düşünenler içinse biçilmiş kaftan.

Çok duygusal bir film. Gözünüzden yaş gelirken, birden gülümsemenin hoş sedası yerleşiyor yüzlere. İzlerken kendinizi sınıyorsunuz, bir yandan da ben olsam ne yapardım diyerek veya böyle bir durumda kalsaydım şöyle olur muydu diye.

Filmin bir karesinde keke (Mahsun Kırmızıgül) soruyor huzur evinde kalan bir yaşlıya.
-insanlar ana-babalarını niçin getirip buraya bırakırlar? Yaşlı kadın cevap veriyor:
-ana-babalar küçücük yerlerde küçücük yüreklerine çocuklarını, torunlarını sığdırabiliyorken, evlatlar koca koca apartman dairelerine veya villalarına ana-babalarını sığdıramıyorlar.

Böylesine düşündürücü ve büyük bir laf daha edilemezdi. Mesaj verilmiş, almak isteyen ve bugün olmuş hala vicdan sahibi olan insanların yüreği dayanmaz bu cümleye.

Sahi bu kadar ağır mı insan eti? Bu kişi yıllarca tabiri caizse gık’ını çıkartmadan türlü eziyetlerle sizi/bizi büyüten anne babalarımız olsa dahi. Bu kadar zor mu yaşamda onlara açacağımız bir küçük kapı?

Huzur evi. Başka bir sahnede soruyor yine keke huzur evi görevlisine.
-burası neresidir? Cevap açık:
-burası insanların ölümü beklediği yerdir.
İnsanlar gençken sanıyorlar ki biz yaşlanmayıp hep böyle kalacağız. Elimiz ayağımız tutacak, dilimiz söylediğinde bugün karşımızda el pençe divan duranlar o gün de sözümüzü dinleyecek, çaldığımız kapılar bizi buyur edip, en güzel şekilde misafir edecekler. Keşke böyle olsa, keşke en hürmet edilecek zamanlarda bekledikleri ilgiyi verebilsek onlara.

Ne kadar söylesek de veya istesek de bir zaman sonra yalnız olmak istiyor insanoğlu. Öylesine bıkılmış ve öylesine işle geçiyor ki yaşam, bir başkası ağır geliyor bu koşuşturmaca da. Zaman ayıramıyor, bekledikleri ilgiyi sağlayamıyoruz onlara. Ama bu demek değil ki türlü saygısızlıkları yapıyoruz.

Adını Melek Hemşireden (Yıldız Kenter) alıyor film. Beyaz meleklerin var olduğunu ve bu melekleri yalnızca öldüğümüzde göreceğimize inanıyor. Bir meleği var kimsenin inanmadığı fakat onun özenle hayalinde yaşatıp her gece yatmadan ona gününü anlatıp, duygularını paylaştığı. Belki de ona duyduğum sempati bu yönüyle kendime çok benzetmiş olmamdan kaynaklanıyor. Benim de var herkesten gizli tuttuğum bir meleğim. Beni gittiğim yerde ve çıktığım yolcuklarda yalnız bırakmayan bir yoldaş. Cinsiyeti yok. Keza filmde de bunu vurguluyor Melek Hemşire. Meleklerin cinsiyeti yoktur.

“Gökyüzünde her şeyin bir melayekesi (melek değil) var. Ve bu melayekeler yeryüzüne yağmur damlası olarak düşerler. Onun içindir ki hiçbir yağmur damlası birbirine değmezler.” Bu da Melek Hemşirenin sözlerinden.

Yağmurdan kaçmadım hiç. Aksine dışarıda yağmura yakalandığımda çevremde koşturan insanların yanı sıra daha bir yavaşlattım adımlarımı. Üzerime konan her yağmur damlasını bana verilen bir hediye kabul ettim ve başımın üzerinde ağırladım. Bundan da yakınlık duydum Melek Hemşireye. Sevdasına sahip çıktığı için, iyi olmayı hedef seçtiği için, renge olan tutkulu sevdası için (kendimin turuncu sevdasını hissettim onun beyazlığa duyduğu aşkta. Öldüğümde her yer bembeyaz olsun diyordu. Ben de her yer turuncuya bürünsün isterdim. Ne güzel olurdu…), meleği olduğu için ve bakışlarıyla cümleler kurduğu için. Bunlar için.

Filmde sürekli ağlayıp bazen kendi yaşlılığınızı görüp, bazen de sizin onlar için yapamadıklarınızı anlayıp daha sıkı sarılıyorsunuz gözünüzden akan yaşa. Sımsıkı bir bağ gelişiyor bugünle geleceğiniz arasında.

Etkilenmedim demek doğru değil. Filmi ilk izleyenlerden olduğum için mutluyum. Kimsenin yorumuna maruz kalmadan ve henüz filmdeki duyguları kimse aşağı çekmeden objektif açımla değerlendirme imkanım oldu.

Filmin sonunda yeterince büyüleniyorsunuz zaten. Ancak çıkışı beklerken çok kişinin okumayı es geçtiği bir not ilişiyor hemen ekranda.

“Türkiye’deki huzurevlerinin %80’i büyükşehirlerde. Doğudaki huzurevleri ise bakacak yaşlı sayısı çok az olduğundan %5’i kapatılmıştır.”

Not bu kadar. Almak isteyene alenen mesaj verilmiş. Sahi biz büyükşehirlerde yaşayanlar değerlerimizi daha mı çabuk yitirir olduk. Yüreklerimiz mi küçüldü, saygımız mı bitti yoksa işlerimiz mi çok ağır? Düşüncesizliğimize mi verelim bu durumu yoksa her şeyi çok mu fazla dışarıda ve bizden uzak görüyoruz.

Cevabı net olan ancak kendi beynimizde atladığımız ve bulandırdığımız sorular bunlar. Batı özentisi içinde yaşayan insanlar değerleri yok mu ediyorlar ki?

Gülçin Güloğlu

  • Etiketler

  • Meta

  • Sponsorlar