bir deniz yıldızı masalı

(S)(O)(B)(E)

Yazan denizyildizi at 7:46 pm

İki tane sobe konum var. Arkadaşlarım matrakiye, emelsen ve mcathena sağ olsunlar beni de unutmayıp adımı sobelenenler listesine yazmışlar… ilk sobe konum adımın anlamı ve ne şekilde konduğu ikincisi ise; kelimelerle oyun bir nevi.. başlıyorum.

Adımın anlamı gül toplayan, derleyen demek.

Aslında ilginç bir isim koyma “töreni” olmuş doğumumla bizim evde. Şöyle ki; annem “Alev” istemiş. Sonra “Alev” adında bir iş arkadaşı sakın “Alev” koyma ne kadar “Alev” tanıyorsam hep şanssız oluyorlar demiş. O günden sonra hayalini kurduğu “Alev” ismi annem için son bulmuş ve koymama kararı almış. Sonra tabi o zamanlar bebeğin ismine nerde anne-baba karar verecek, tüm aile bireyleri gönlündeki isimleri söylemiş. Babam “Duygu” ismini çok istemiş, babaannem “Filiz”, amcam ise “Gülçin”.

Sonra beni 3 gün “Duygu” diye sevmişler. Adım “Duygu” konulmuş ancak bakılmış aile bireyleri arasında soğuk bir rüzgar esiyor, alınganlıklar oluyor, durum olacak gibi değil, kalp kırmaya gerek yok denilerek çekiliş yapmaya karar vermiş annemler. Sonra yapılan çekilişte “Gülçin” ismiyle birlikte adım konulmuş.

İyi ki böyle olmuş. Çok seviyorum ismim ve soyadımla olan ahengi. Az insana denk gelir böyle anlamlı ad-soyad. Duygu ismini de çok severim ama iyi ki Filiz olmamış )))))

__________________________________________________

Ve sen gidiyorsun…. Bence en iyisini yapıyorsun. Çoktan gitmen gerekirdi aslında ama senin yapamadığını ben yaptım. Birbirimizden vazgeçmek zorundaydık ben gittiğim için şimdi sen gitmek zorunda kalıyorsun… Ardından bakarken ben, dimdik, en doğrusu bu diyorum…

Söylenmesi en zor olan sözcükler… Mantığınla duygularını karşı karşıya getiren, seninse sesli bir biçimde kendine haykırdığın, kabul etmek istemediğin ancak kabul etmek zorunda kaldığın sözcükler.

Senin için yağmurdan sonrası ne ifade eder?… benim için yağmur başlı başına anlamların gizli olduğu bir durum. Sonrası ise mis gibi toprak kokusu ve hüzün demek. Bir de yazı yazma isteği…

Burçak Çerezcioğlu… sorun bende mi bilmiyorum ama duygusal yanım ne denli ağır gelse de bu kitap beni çok etkileyemedi. Tabi ki yaşamın yitirilmesi çok zor ve kötü bir durum ama ben aşırı yoğun duygular edinemedim kitapta.

Seni sobeleyeni nasıl bilirsin…http://matrakiye.blogcu.com/

gayet matrak bilirim )))))
Şaka bir yana öncelikle yaptığı mesleği ve çabalarını ayakta alkışlıyorum. Çok büyük ve önemli katkılar sağlıyor. Kişilik olaraksa  gayet kendinden emin ve kendine güvenen biri olmalı. Ama pozitif bir elektriği olduğunu söyleyebilirim. Tanıdığıma seviniyorum… beni unutmamış da…

 Kuju’nun hikayesi.
Kuju aslında kuzunun çocuk diliyle söylenişi. Bu kelime için çok kişi farklı biçimlerde yorumlar yapıyor, başka bir dilden gelme sanıyor vs.
Üniversiteye başladığım yıl malum ilk defa anne babadan ayrısın, uzaksın, ailen dışında başka biriyle yaşamaya alışmaya çalışıyorsun, hiç tanımadığın bir insanı tanımaya çaba gösteriyorsun derken tanımaya çalıştığım sonradan da kardeşten öte olduğumuz ev arkadaşımla aramızda ortak bir dil oluşturduk. Yalnızca bize ait, başkalarının duyduğunda komik bulduğu birkaç kelime.

Bilen bilir benim sabah uykularım çok önemlidir. Hiç uyumayayım ama sabah kimse bana dokunasın isterim. Zeynep de bu huyumu benimsediğinden okula gitmemiz gereken sabah diliminde beni “kujumm hadi uyan okula gitme vakti” diye kaldırırdı yataktan. Bu 2 yıla yakın böyle devam etti. Derken normalde bana kujum diye hitap etmeye başladı. Ondan duyanlar kolayca benimsedi kuju yu. Sonrasında samimi görüştüğüm arkadaşlarım tarafından da kuju diye anılır olmuştum. Ve yayılmasında büyük emeği olan asıl üniversitedeki bir hocamdır. Ona da çok ilginç gelen kuju lakabını o da kullanınca bu kuju üzerime giydiğim ve asla çıkaramadığım, çıkarmak istemediğim bir elbise gibi yapıştı. Hikasiyesi özetle bu.

Deniz yıldızı ise malum Erdek’te okudum. Erdek’in denizinde deniz anası ve deniz yıldızı çok vardır. Çok sevdiğim birinin bana ilk hediyesi kendi eliyle denizden çıkarıp, uzun süre onu tamamen kuruttuğu “deniz yıldızı” idi. Hala özenle sakladığım deniz yıldızım bana site adımda olduğu gibi birçok yerde ilham vererek hayatımın vazgeçilmez kilit kelimesi olmuştur.

AnNEmİn AnNEsİyİm …

Yazan denizyildizi at 6:02 pm

Hep derim, bir çocuk bir ailenin temel taşıdır diye. İki eş arasında çocuk dünyaya gelene kadar bir üstünlük kurma savaşı mutlaka vardır. Biri sürekli daha üstte olma ve genelde yaşantılarında kendi istekleri doğrultusunda hareket edilsin ister.

Ancak çocuk doğduğu andan itibaren tabiri caizse evde kimin borusu ötüyorsa artık eski görevine ve isteklerine son verilir. Çünkü artık üstünlük kurmak için çaba göstereceğiniz kişi herhangi biri değil, ne yaparsanız yapın sizi alt edecek küçük bir melektir. Ne melek ama…

Hep derim, derdim diyeceğim de. Kız çocuk bambaşkadır diye. Kendimden biliyorum. Ukalalık gibi olmasın ama durum bu, gözlemlerim de beni yanıltmıyor.

Kız ve erkek çocuk arasındaki fark çok açıktır. Hani erkekler Mars’tan kadınlar Venüs’ten dedikleri hesap. Hakikaten de öyle. İkisini de genelde anne ağırlıklı aynı ebeveyn büyütür ancak büyüdükleri oranda aileye ve yaşama bakış açıları öylesine değişik ve terstir ki.

Küçükken anne tarafından her türlü pataklanmaya maruz kalan çocuklar büyüdüklerinde kendileri bu otoriteyi devam ettiriyorlar. Tek fark dayak yok, kötü söz yok.

Örneğin ben; Annemin annesiyim. Annem benden çekinir, bir hata yaptığında mesela nasıl bir çocuk suç işlediğinde dudakları büzülür, suç işlediğinin bilincinde anne babaya yaranmak için türlü şirinliği yapar benim annem de kızacağım bir durum olduğunda bu misal sessizce yanaşır yanıma ve alçak bir ses tonuyla konuya giriş yapar. Bu durumda bilirsiniz söz konusu neyse çok kızsanız bile ses çıkaramazsınız ya da hafif yükselen bir ses tonuyla itirazlarınızı yaparsınız. Ancak o kadarla sınırlı kalır. Hem büyüğünüz saygı gereği hem de hatasını anlamış olgun bir tavırla yanınızda. Ne diyebilirsiniz ki.

Bir de sıkıntıda olduğu zamanlar var tabi. Arada kalma durumları, başkalarını kırmak istememe ama kırmadan güzel sözlerle gönül alma ya da içinde oluşan bir sızısını en yakınındakiyle paylaşma isteğiyle sığınıp güvenebileceği can yoldaşı ararken yolu hep bellidir; kızının odasının kapısı, evliyse gündüz oturması, uzaktaysa aradım bi sesini duymak içinle başlayıp konu durumuna göre ağzındaki baklanın çıkması. Anneler de kızlarıyla rahatlıyorlar işte. Anlatarak biraz olsun hafifletiyorlar canlarının yanmalarını.

İşte bu noktada başlıyor kızlar için anne olduğunu anladığı an. Çocuğu olsun ya da olmasın bir annen varsa mutlaka annesindir. Arada bir tartıştığın ama arkanı döndüğün an her şeyi unuttuğun, ne olursa olsun ne yaşanırsa yaşansın tüm kırgınlık ve kızgınlıklara rağmen içinde kin büyütmeyen bir ikili. Zor zamanlarda sığınılacak bir ağaç altı.

Nasıl bir cevap oldu, illa kız çocuk istiyorum dediğim zaman şaşkınlıkla neden ki diye yüzüme bakıp soranlara bilmiyorum ama cevabım yazdıklarımın ta kendisi. Hangi kadın annesinin anneliğini yapmamıştır. Yanlış anlaşılma olmasın. Eğer bir kızım olacaksa ondan bana annelik yapmasını asla beklemem. Hayata ben getirmiş olabilirim ancak kararları kendini ilgilendirir. İsterse bu denli yakın oluruz ki, işte kilit nokta kızların belki de genlerinde var bu denli düşkünlük. Zamanında yarıştığı kendine rakip gördüğü sonrasında en yakın sırdaşı olan anneyle yakınlık.

Demem o ki; kız çocuk ile erkek çocuğun aileyle ve daha çok anneyle paylaşımı, yaklaşımı ve bakışı çok faklı taraflarda. Bana yakın gelen kız çocuğudur. Nedeni tamamen budur. Hayattaki en güçlü manevi varlıkta aslında cinsiyet farkı yoktur. Çocuk çocuktur bilirim ama farkı da asla es geçemem. Sözlerim bunlardan ibarettir. Yeterince açık olabilmişimdir umarım.

Ayrı kalmanın dayanılmaz ağırlığını yaşamamanız dileğimle..
Gülçin Güloğlu

Bir film hakkında: BEYAZ MELEK

Yazan denizyildizi at 1:06 am

Hava bozuk olunca ve iki kız arkadaş buluşma kararı alınca ne yapılır. Tabi ki plan hazırdır. Sinemaya gidilir. Biz de öyle yaptık. Dünden anlaştık Pazar günü sinemaya gideceğiz. Film zaten belli. Uzun zamandır gösterime gireceği günü beklediğimiz beyaz melek.

Film bunalımda olanlara tarafımdan pek tavsiye edilmemektedir. Zira ağlamak istiyorum ne yapmalıyım diye düşünenler içinse biçilmiş kaftan.

Çok duygusal bir film. Gözünüzden yaş gelirken, birden gülümsemenin hoş sedası yerleşiyor yüzlere. İzlerken kendinizi sınıyorsunuz, bir yandan da ben olsam ne yapardım diyerek veya böyle bir durumda kalsaydım şöyle olur muydu diye.

Filmin bir karesinde keke (Mahsun Kırmızıgül) soruyor huzur evinde kalan bir yaşlıya.
-insanlar ana-babalarını niçin getirip buraya bırakırlar? Yaşlı kadın cevap veriyor:
-ana-babalar küçücük yerlerde küçücük yüreklerine çocuklarını, torunlarını sığdırabiliyorken, evlatlar koca koca apartman dairelerine veya villalarına ana-babalarını sığdıramıyorlar.

Böylesine düşündürücü ve büyük bir laf daha edilemezdi. Mesaj verilmiş, almak isteyen ve bugün olmuş hala vicdan sahibi olan insanların yüreği dayanmaz bu cümleye.

Sahi bu kadar ağır mı insan eti? Bu kişi yıllarca tabiri caizse gık’ını çıkartmadan türlü eziyetlerle sizi/bizi büyüten anne babalarımız olsa dahi. Bu kadar zor mu yaşamda onlara açacağımız bir küçük kapı?

Huzur evi. Başka bir sahnede soruyor yine keke huzur evi görevlisine.
-burası neresidir? Cevap açık:
-burası insanların ölümü beklediği yerdir.
İnsanlar gençken sanıyorlar ki biz yaşlanmayıp hep böyle kalacağız. Elimiz ayağımız tutacak, dilimiz söylediğinde bugün karşımızda el pençe divan duranlar o gün de sözümüzü dinleyecek, çaldığımız kapılar bizi buyur edip, en güzel şekilde misafir edecekler. Keşke böyle olsa, keşke en hürmet edilecek zamanlarda bekledikleri ilgiyi verebilsek onlara.

Ne kadar söylesek de veya istesek de bir zaman sonra yalnız olmak istiyor insanoğlu. Öylesine bıkılmış ve öylesine işle geçiyor ki yaşam, bir başkası ağır geliyor bu koşuşturmaca da. Zaman ayıramıyor, bekledikleri ilgiyi sağlayamıyoruz onlara. Ama bu demek değil ki türlü saygısızlıkları yapıyoruz.

Adını Melek Hemşireden (Yıldız Kenter) alıyor film. Beyaz meleklerin var olduğunu ve bu melekleri yalnızca öldüğümüzde göreceğimize inanıyor. Bir meleği var kimsenin inanmadığı fakat onun özenle hayalinde yaşatıp her gece yatmadan ona gününü anlatıp, duygularını paylaştığı. Belki de ona duyduğum sempati bu yönüyle kendime çok benzetmiş olmamdan kaynaklanıyor. Benim de var herkesten gizli tuttuğum bir meleğim. Beni gittiğim yerde ve çıktığım yolcuklarda yalnız bırakmayan bir yoldaş. Cinsiyeti yok. Keza filmde de bunu vurguluyor Melek Hemşire. Meleklerin cinsiyeti yoktur.

“Gökyüzünde her şeyin bir melayekesi (melek değil) var. Ve bu melayekeler yeryüzüne yağmur damlası olarak düşerler. Onun içindir ki hiçbir yağmur damlası birbirine değmezler.” Bu da Melek Hemşirenin sözlerinden.

Yağmurdan kaçmadım hiç. Aksine dışarıda yağmura yakalandığımda çevremde koşturan insanların yanı sıra daha bir yavaşlattım adımlarımı. Üzerime konan her yağmur damlasını bana verilen bir hediye kabul ettim ve başımın üzerinde ağırladım. Bundan da yakınlık duydum Melek Hemşireye. Sevdasına sahip çıktığı için, iyi olmayı hedef seçtiği için, renge olan tutkulu sevdası için (kendimin turuncu sevdasını hissettim onun beyazlığa duyduğu aşkta. Öldüğümde her yer bembeyaz olsun diyordu. Ben de her yer turuncuya bürünsün isterdim. Ne güzel olurdu…), meleği olduğu için ve bakışlarıyla cümleler kurduğu için. Bunlar için.

Filmde sürekli ağlayıp bazen kendi yaşlılığınızı görüp, bazen de sizin onlar için yapamadıklarınızı anlayıp daha sıkı sarılıyorsunuz gözünüzden akan yaşa. Sımsıkı bir bağ gelişiyor bugünle geleceğiniz arasında.

Etkilenmedim demek doğru değil. Filmi ilk izleyenlerden olduğum için mutluyum. Kimsenin yorumuna maruz kalmadan ve henüz filmdeki duyguları kimse aşağı çekmeden objektif açımla değerlendirme imkanım oldu.

Filmin sonunda yeterince büyüleniyorsunuz zaten. Ancak çıkışı beklerken çok kişinin okumayı es geçtiği bir not ilişiyor hemen ekranda.

“Türkiye’deki huzurevlerinin %80’i büyükşehirlerde. Doğudaki huzurevleri ise bakacak yaşlı sayısı çok az olduğundan %5’i kapatılmıştır.”

Not bu kadar. Almak isteyene alenen mesaj verilmiş. Sahi biz büyükşehirlerde yaşayanlar değerlerimizi daha mı çabuk yitirir olduk. Yüreklerimiz mi küçüldü, saygımız mı bitti yoksa işlerimiz mi çok ağır? Düşüncesizliğimize mi verelim bu durumu yoksa her şeyi çok mu fazla dışarıda ve bizden uzak görüyoruz.

Cevabı net olan ancak kendi beynimizde atladığımız ve bulandırdığımız sorular bunlar. Batı özentisi içinde yaşayan insanlar değerleri yok mu ediyorlar ki?

Gülçin Güloğlu

Aramızda Yollar, Yabancı Kollar…

Yazan denizyildizi at 2:12 am

Yola benzetir oldum hayatı. Aslında gitmek istediğimiz yönü hep biz belirleriz. Yollar hep olduğu yerdedir değişmeden, sadece arada bir yenilenerek vardır, daimidir. Hayat gibi.

Hayat hep vardır, her köşe başında nefes mutlaka ki alınır. Biz dünyaya gelmeden alındığı gibi ve biz yokken de alınacağı gibi. Bizden öncekiler ve bizden sonrakilerin tutturdukları nağmeler gibi yaşamın tadı.

Amaç belli, bir şeyler katarak sona yaklaşmak ve yola çıkarken ardımızdakilere veda ederken onlara bizden bir şey bırakmak. Tıpkı hayat yolculuğundaki gibi. Biz yok olurken isteriz ki geride bizim adımızı anacak birileri olsun, ailemizden başka, çok yakın tanıyanlardan başka.

Yollar kimi zaman uzun kimi zaman kısacık. Ömür gibi. Kimisi genç yaşta pes ediyor, yenilip gidiyor, kimi uzun ömründe durmadan savaş veriyor. Bozuk yolların düzlüğe çıkacağı düşüncesi cezp etmiyor kimseyi pek. Ne garip.

Umut kalmamış mı acaba? Yoksa yeni yol yapımı çevreye fazla mı zarar verir olmuş da insanlar bu rahatsızlık sürecinin erken biteceğini aklına getirmiyor. İnsanların beynindeki karmaşık düşünce ifadeleri çıkmaz sokakların habercisi mi de bunca karalar bağlanıyor? Hiç oluru yok mu veya bozuk yollara ilave köprüler kurulamıyor mu her şey bu kadar havada kalmış.

Bir başkaldırış vardır bende. Düzene karşı hassas yönüm hareketlenirken, dağınıklığa karşı da bir sempatim vardır. Yollar her daim istediğimiz yöne doğru kestirmeden götürmez ki bizi. Biraz dolaşıp diğer yolları ve o yollardaki önümüze çıkacak güzellikleri de görmek hoş olmaz mı?

Düzensiz ve virajlı yollar belki yorar bizi. Frene basarak ağır gitmemiz gerektiğine inandığımız bu sıra anlamalıyız ki önemli bir karar vermemiz gereken bir zamandayız.  Yavaş ve temkinli olmak bizi sıkıntıya düşürmez. Sonradan üzüleceğimize doğrusu yanlış yola sapmamak.

Demem o ki; hayat, önümüze çıkan artı ve eksilerin toplamıyken, yollar; bu artı ve eksilerle çıktığımız gezinin sonunda elde ettiklerimizin toplamıdır. Bu artı ve eksileri çoğaltıp, eksiltmek kişi inisiyatifinde olup, gerçek mutluluğun yamacına oturduğunun ispatıdır. Yani elindeki mutluluğun veya hüznün miktarıdır.

Gideceğiniz yolların, hayat bağlamında uzun aynı zamanda mutlu sonlarını diliyorum her biriniz için. Çıkacağınız yolculuklarda yandaki koltuğa en uygun kişiler bulmanız temennisiyle…
Sevgiler, saygılar…
 gülçin güloğlu

facebook MUŞ…

Yazan denizyildizi at 2:45 am

Son zamanların genç yaşlı herkesin favori sitesi facebook tayım ben de. Malum netle ilgili herhangi bir yenilikte kendimi orda görme zorunluluğu hissediyorum. Adeta üzerimde baskı kuruluyor
-gel !!!
-burada olmalısın !!!
-buraya katılmalısın !!! der gibi.

Bazı yönlerini her ne kadar tasvip etmiyor olsam da güzel yönleri de yok değil. Kızdığım yönü; insan hayatının bu kadar teşhir edilmesi. Şimdi “böyle düşünüyorsan girme kayıt olma zorunluluk yok” denilebilir. Çok da mantıklı ancak bazı konular üzerinde yorum yapmak için o konunun üzerine gitmeli ve tüm detayını çözmelisin.

Zevkli yanları da var. Örneğin diyalog halinde olduğun kişilerle çeşitli eğlenceler yaratabiliyorken, uzun zamandır hiç görüşmediğin, bir şekilde irtibatının koptuğu kişileri, yaşamının bir döneminde güzel günler geçirip, rüzgârın diğer tarafa esmesiyle seni içine alıp götürmesi nedeniyle son bulan arkadaşlıkların başlangıcı oluyor belki de bu site.

Benim de ne yaptıklarından bihaber yaşadığım ancak yaşamımın bir bölümünde unutulmaz zamanlar geçirip sonrasında görüşemediğim birkaç arkadaşımı geri kazanmamla facebook a daha bir olumlu bakar oldum.

İnsana hayatı boyunca insan lazım. Sevinçte, üzüntüde. İnsan kazanmak çok zor, gerçekten tanımak da öyle. Hayatına insan katmak kişileri güçlendirir. Hayatın boyunca biriktirdiğin kişi sayısı kadardır aslında senin insanlık değerin. Ne kadar çok kişi biriktirmişsen kalbinde ve ne kadar çok kalbe yer etmişse senin sevgin bence hayatında yaşadığın güzelliğin toplamıdır bu ölçü.

Ben de zamanında yer edip sonrasında yarım kalan bu ilişkileri burada tamamladığım için çok mutluyum. Şimdi az olan sayı eminim ki giderek artacaktır.

Zararına ve neden karşı olduğum konusuna gelirsem eğer; kişileri bulmak bu kadar kolay olmamalı belki de. Kişi bilgileri bazısında sınırsız. Buna gerek yok bence. Bilinmesi gerektiği kadar bilgi verilir, eğlenceye bakılır fazlası göz çıkarır. Sonrası, görüşmek istediğin kişi gerçekten seni bulduysa irtibat kesilmez, görüşmek istemezsen silinir. Gerçi sistem böyle işlemesine rağmen insanlar bu konuda da abartıdan kaçmamış ve bunu da kötüye kullanmaya başlamış bile. Tanımadığı birini listesine ekleyip, maksat yeni biriyle tanışmak olsun diye amacı kendine çekmek ne kadar kötü. Kızdığım nokta bu işte.

Fazla uzatmaya gerek yok. Bugünkü konuda bu olsun istedim. Gündemden bir çılgınlık örneği. Yenilik hiç bitmiyor görüldüğü gibi. Dünya giderek küçülüyor dedikleri bu olsa gerek. Çocukluk arkadaşın dünyanın bir ucunda olsun hiç fark etmiyor, seni rahatlıkla bulabiliyor. Biriktirdiğin ama türlü nedenlerle uzaklaştığın kişiler ummadığın anda karşına çıkıyor. Seni mutlu ediyor.

Benden de bunlar dökülsün bugünlük. Başka konularda buluşmak üzere… Bu zamana kadar biriktirdiğiniz kişi sayısı ile kalmayacağınız, kalan ömrünüzde birikime devam edebileceğiniz güzel günlere…

Dökün Çantanızdakileri…

Yazan denizyildizi at 1:57 am

Bloğuma yazı yazmayı erteledikçe içten içe kendime kızıyorum. Saat durmadan ilerliyor, işler bitmek bilmiyor, haliyle bazen aksayabiliyor yazı eklemem. Yazmaya karar verdiğimde ise; gün içinde şişen kafamın içinde dönüp dolaşan tilkiler aklıma bir konu getirmememe fırsat vermiyor.

Nihayet bugün bir konu geldi aklıma. Daha çok bayanların ilgilenebileceği bir yazı gibi dursa da aslında erkeklerin ciddi anlamda merak ettiği bir konu belirledim kendime.
Bayanların çantasında neler olur?
Anlamayıp konuyu tekrar okuyanlar mutlaka vardır tekrarlıyorum; Bir bayanın çantasında ne vardır? Dışarı çıkarken, bakkala giderken bile yanından bir türlü ayırmayıp sıkıca sarılma sebepleri nedir ayrıca?

Bu konuyu sizler için araştırdım desem yalan olur ancak size çanta içlerinde ne olduğunu yakın çevremden ve genel olarak duyduklarımdan yola çıkarak yazmaya çalışacağım.

Mesela ben de çantasız asla diyenlerdenim. Çanta yolda yürürken her ne kadar korku yaratsa da günümüzde, yine de kol altlarında bir güvence niteliğindedir. Bir yandan elinizde kavrayarak gereksiz bir biçimde eli ileri geri oynatma durumu ortadan kaldırır. Bu da başka bir bakış açısı.

Benim çantamda olmazsa olmazlarım vardır mesela. Bunların başında, cep telefonum, digital fotoğraf makinem ( her an güzel bir poz yakalama olanağı  doğacağından, tüh yaa dememek için ), ıslak mendil, selpak (biliyorum bu marka ama mendil desem anlaşılmayabilir), birkaç parça makyaj malzemesi (özellikle ruj ve göz kalemi), bir not defteri, bir adet kalem, küçük bir şişe parfüm, anahtarım, her türlü kimliğimin içinde bulunduğu cüzdanım, yara bandı (her türlü küçük kazaya karşı), diş fırçam, tırnak makasım, naneli sakızım, bir adet el kremim olmadan dışarı çıkmam.

Çok uzun bir liste gibi görünse de aslında gün içinde bir bayanın dışarıda kaldığı sürede her an lazım olabilecek küçük parçalar saydıklarım. En azından çantamda bulunmaları kendimi güvende hissetmem için bir neden. Ben kendi çantamda olanları saydım, diğer bayanlarda da aşağı yukarı aynı şeyler mutlaka bulunur bu nedenledir ki; yanlarından bir an olsun ayırmazlar ve her defasında “çok parası var galiba, elinden bırakmadığına göre” sözlerinden kendilerini kurtaramazlar. Oysa bilseler paradan daha değerli şeyler saklı gizli bölmesinde.

Anlaşılacağı gibi kadınlar için çanta, kıyafetlerini tamamlayan şık tasarımlarıyla tamamlayıcı birer aksesuarken, diğer yandan da ev dışında olduğu sürede gerekli olabilecek eşyalarını içine doldurdukları bir gereç. Çantadan vazgeçmek mümkün mü gelin siz düşünün…

Sevgiyle dönen dünyanın içinde size eşlik edecek bir kalp bulmanız dileğimle. Çantanızdan sevgiyi, huzuru ve güzelliği eksik etmeyin…
 

gülçin güloğlu

Saklanmayan Ebeee

Yazan denizyildizi at 11:21 pm

Bir sobe daha… Sevgili şekerpembe beni sobelemiş kendisine teşekkür ediyorum ve geciktirdiğim için af diliyorum.

1.Ben küçükken büyüyünce adımın değişeceğini sanırdım, oysa değişenin soyadım olacağını çok sonra öğrendim.

2.Aslında ben; şartları zorlayan, değişken, kendini her daim seven biriyim.

3.İlk kopyamı ne zaman çektim hatırlamıyorum ama en eğlenceli kopyalarımı örnek olmak gibi olmasın üniversitede çektim.

4.En saçma huyum; hala gece lambası olmadan uyuyamamam.

5.Cep telefonum; sürekli silmeme rağmen reklam mesajları ile dolu. Normalde mesaj saklamayı tercih etmem:))))))

6.Aşk bence; bedendeki tüm uzuvların her yeni güne ayrı bir heyecanla ve dirençle başlayıp, gün içinde gerekli gereksiz yüzdeki tebessüm halidir.


7.En sevdiğim bloglar; çok var ama örnekleri  soldaki linklerimde mevcut.

 Sobeleme sırası bende madem ki;  işte şanslı kişiler…

emelsen

pastacı kız

migi

İçİmDe KaÇ BeN GizLi ???

Yazan denizyildizi at 2:49 am

Bugünlerde birkaç farklı ben buluyorum içimde. Girdiğim her yön farklı duyguların kapısını açıyor içimde. Hangisi olduğuma şaşırıyorum ve hangisinin gerçek ben olduğumla ilgili endişe duyuyorum

Yaşadıklarımın ne kadarı normal veya ne kadarının anormal olduğunun farkına varamayacak kadar çok yönüm gizliymiş meğer içimdeki “ben”de. Yaşamı buluyorum kendime sakladığım karmaşada. Yaşama ait ne kadar duygu varsa çeşitli zamanlarda benimle. Gülerken aklıma takılan herhangi bir olayda gözümden yaş gelebiliyor veya endişeliysem gelen bir telefonla keyiflenebiliyorum. Özlerken yanımda hissedip birden soğuduğum da oluyor.

Gizli kalan taraflarımı açığa çıkardıkça kendimi keşfim beni mutlu ediyor. Her yeni özelliğimde oh be iyi ki bu duygu bende varmış diyorum ve onu yaşıyorum. Tadını çıkararak. Eksikliğinde çekeceğim sıkıntıyı aklıma getirerek daha çok yaşıyorum ilmek ilmek duyguları.

Her saat başı farklı duyguları yaşamayı şart koştum kendime. Bir çeşit oyun sadece kendimle oynadığım. Her yeni duygu bir öncekini aksi olacak. Oyunun kuralı bu. Bir saat hüzünlüysem diğer saat başında gülme zorunluluğum var gibi.

Sessiz sedasız akan zamanın dinginliğine karşın, zamanın hızla akıp geçtiğini bize her defasında hatırlatan saatin tik takları yeterince yoruyor bizi aslında. Ne kadar sessiz kalsa da dil ve çaresiz olsa da insanoğlu bildiğimiz bir şey var ki; yaşadığımız anın ne durumda olacağına yine biz karar veriyoruz. Tercihlerimiz var tamamen bizim seçtiklerimizle.

O nedenle; içimizde kaç çeşit duygu varsa hepsini geç kalmadan yaşamak gerek. Ağlamak, üzülmek, acı çekmek, sıkılmak da buna dahil. Unutulmamalı, kötü diye adlandırılan veya acı veren duygular bize güçlü olmayı öğretir. Bize ait olumlu/olumsuz tüm duyguları doyasıya yaşamalıyız. Az veya çok, derinden veya yüzeysel. Bu kişiye bağlı ancak tüm duygulardan bir demet mutlaka serilmeli önümüze geçmişi analiz ederken.

En çok sevgiyi yaşamalıyız, yeşertmeliyiz aslında iç dünyamızda. Böylece çok şey daha bir çekilebilir olurken, hayata karşı dik duruşumuz da bizi cesaretlendirir. Güzel duygular daha fazla eşlik eder bize hayatımız boyunca.

Yaşadığınız duygunun adını çabuk kavramanız ve hayata pozitif bakmanın rahatlığını yaşamanız dileğimle… kucak dolusu sevgilerimi fırlatıyorum her birinize.
 Gülçin Güloğlu

  • Etiketler

  • Meta

  • Sponsorlar