
İngiltere’deki Edinburgh Üniversitesinde tamamı erkeklerden oluşan bir topluluk erkeklerin mi yoksa kadınların mı daha zeki olduğunu araştırmak için kolları sıvamışlar. 2.500 ailenin kız ve erkek çocukları incelediğinde erkeklerin daha zeki olduğu ortaya çıkmış. Bak sen. Bu haberi yazan da zaten kesin bir erkektir.
Neden? Çünkü kurul bastan aşağı erkek. Kaldı ki erkekler kendilerini bildiklerinden beridir kadınlardan daha zeki olma mücadelesine girişirler. Nedeni bilinmez. Oysa gerçek hiçbir zaman değişmez. Kadınların yaptıkları ince hesapları, kadın erkek nüanslarını anlamak istemezler.
Örneğin bir kadının yalan söylemesiyle erkeğin yalan söylemesi arasında çok fark vardır. Deneyin, gözlemleyin ya da. Haksız olmadığımı göreceksiniz. Bir kadın yalan söylerse onun yalan söylediğini bir erkek ya anlamaz ya da çok ince düşünüp yalan söyleme ihtimaline karşı bayağı bir uğraşmak zorunda kalır. Ama erkek öyle midir. Daha köşeyi dönmeden ya yakın bir arkadaşı ağzından kaçırır ya da çok basit bir iki kelimeyle o kendini ele verir. Şimdi okuyan erkek okurlar bana kızacak ama sabah sabah bu haberi okuyunca inanın bu konuda yazmadan duramadım.
Bir kere madem ki bu konuya değindim zeki kelimesini de açmam gerekir. Zeki olmak demek biraz pratik zekalı olmayı gerektirir bana kalırsa. Doğru kararı veya o an için olması muhtemel olayın içindeki zor şartlardan kendini kurtarma durumu gibi hallerde kendini gösterir. Zeka illa yalan söylerken mi kullanılır? Tabi ki hayır. İş yaşamında, günlük hayatta, ikili ilişkilerde zeka hep vardır aslında. Çabuk ve etkili düşünme diyebiliriz bir çeşit ya da aklını kullanma.
Kısacası erkekler kabul etmediler, etmeyecek gibi de gözüküyorlar kadınların her daim daha zeki olduklarını. Belki de içten içe kabul de ediyor olabilirler de yine de söylemek işlerine gelmiyor muhtemelen. Mesela birçok erkek, yöneticilerin hep erkek olduğunu savunur hala bilinçsizce. Devlet işlerinde olsun, ülke işlerinde olsun. Ama hatırlarım bugünün şartlarında evdeki kadın hakimiyetini. Eşlerine bilgi vermeden hareket edebilen kaç erkek var ki. Evet günümüze kadar baştaki isimler hep erkekler olmuştur bu da kadının zeki olmadığını değil erkeklerin kendilerini üstün görme çabalarındandır. Bilmem anlatabildim mi.
Erkekler!!! Bir araştırma yapıyorsunuz bari inandırıcı sonuçlar söyleyin. Yaratıcı olsun ve doğru olanı yani kadınların daha zeki olduğunu kabul edin. Ayrıca bir daha araştırma yaparken de kurula birkaç kadının da katılımını sağlayın. Mümkünse
Gülçin GÜLOĞLU

Gidenlere…
Eğer gidiyorsan, bir yürekten vazgeçiyorsan hiç de önemli değildir geride bıraktığın değil mi? Hayatın tek kişiliktir, senin dışında yaşam yoktur hiçbir kıyıda. Öylesine bencillik yüklüdür ki benliğin yaşadıklarını yok sayıp gitmek acı değildir senin için.
Vurduğun yürek kanıyor mu, hayatı devam ediyor mu, sıcak bir nefese, bir tatlı tebessüme ihtiyacı var mı ya da dindirebildi mi engel olamadığı kanayan yaralara bu hiç düşünülecek bir şey değildir bırakıp giden için. Önemli olan onun bundan sonraki yaşamıdır. Daha öncesi yok sayılır. Her ilişki başlar ve biter mantığı. Yok sayılan duygu fırtınalarının tangoları.
Hiçbir şey silinemiyor insanın geçmişinden. Gidenleriyle, yeni katılanlarıyla bir iz mutlaka ki oluyor hücrelerde, gelen bir imza atıp gidiyor beyaz bir yüreğe. Silinemeyen ve yerine başkasının atamayacağı bir imza. Kimsenin giremeyeceği bir kral dairesi saklıdır ya her bedende. Giden gittikten sonra sıkı sıkı kapatılıp anahtarın denizin açıklarına fırlatılıp bulunmasının imkansız hale getirilmesiyle erişilen gerçek mutluluk.
Hep bir mantık vardır. Giden gider gerideki toparlanamaz, onsuz yaşayamaz veya yaşamı alt üst olur. Evet başarmak dolu dizgin enerji isteyen zor ve patikalı bir yolu yalınayak ve tempolu yürümek kadar zor. Ama başarılamayacak kadar imkansız değil. Yürürken sorgulamaların peşini bırakmayan ince bir de nağmesi vardır saç tellerinin arasına terin ardına gizlenen. Sesin kısılana kadar ağlayıp sonra bittiğini ve artık “o” yok dediğini bir ince çizgide kendine haykırırsın uzun bir müddet.
Kabullenmek güç, içinde bittiğini bilmek rahatlatıcı bir unsurdur. Her gittiğin yere manevi olarak onu yanına almayışın bile fark ettirir senin dışa karşı tutumunu. “Uzun süredir ilk defa mutlu gördüm seni” sözlerinin altını çizersin gözlerin gülerek. Yapamayacağım herhalde dediğin bir zamanda yapabildiğini görünce içini huzur kaplar, benliğine yayılır.
Kabullenişin seni yok sayanadır. Geçmişini inkar edenedir. Diyecek söz kalmamıştır deriz ama içimizdeki kelimeler dışarı çıkamaz. Gidenin tüm zehri akarken kalan, yastığı ıslatan gözyaşını merhem yapar acısına.
Adına başka anlamlar yüklediğimiz ne varsa isimsiz kalmıştır bir yetim gibi otalarda. Sahip çıkan kalandır, gidense unutan. Söz geçmez yüreğe ta ki kendi yüreğini ele geçirinceye kadar. En acısı da eskiden başın sıkıştığında aradığın yoldaşın, şimdi canın sıkıldığında bununla mutlu olandır. Senin acını, sıkıntını, sağlığını kendinden sayarken şimdi bir yabancısındır.
Onun için bir yabancı olmayı öğrenmek zaman alan. En sancılı ve ağrılı dönem. Yediğin tüm vurgunları bedeninden kendinin çıkarması gibi zor ama bir o kadar da sağlıklı. Öğreniyorsun yediğin vurgunlardan çevrendeki yanlış kişileri uzaklaştırmayı. Verilen hiçbir söze aldanmamayı. İnanıp peşinden gitmemeyi. Vefadan söz ederken vefasızlığın tüm örneklerini sergilediği bir yaşam tarzı bana göre değil, böyle yaşayan bir kişi de varsın benim hayatımda olmasın.
Gülçin Güloğlu

Hayatın bize sunduğu öyle renkler var ki tercihini tamamen bize bıraktığı. Biz bi dolu şeyden kendi payımıza düşeni alıyoruz. Turuncusu, sarısı, kırmızısı, pembesi ve bazen siyahı, grisi, laciverti…
Bazen başımız önde giderken, her şey geride ve bitti derken, kendimizi olabildiğince sıkıntıda hissederken hiç ummadığımız bir güneş doğar ya ansızın sabahımıza bizi tarifsiz bir coşku ile kucaklayarak. Sesimiz bir türlü çıkmaz ve duygularımız anlatılamaz. Ağzımızı açtığımızda kelimeleri yerinden ederken rahatsızlık dolar birden susarız. Hepsi birden bize kalsın isteriz.
Sonra “biz”ken “ben” olur her şey. Soğuk bir kış gününde umursamaz bir insan olursun. Herkes sabah yatağından kalkmak istemezken sen çoktan eline geçeni, itinasız, üstüne geçirir gecenin ıslattığı toprağı ve yeşili koklamaya koşarsın. Herkes sana hayretle bakarken senin içindekileri onlara anlatmak boş gelir ve o an kendin için yaşarsın adeta.
Neleri kaybettiğinin sıkıntısı varsa yüreğinde unutmayı seçersin hep. Kaybetmedim, kaybedildim diyerek. Sevincin avucuna dolan bir yağmuru yüzüne fırlatmak olur bir süre, sonra bu da yetmez beyazlık ararsın kahverenginin üzerinde. Onu da bulmazsan esen rüzgara ters dönüp seni arkandan ittirmesiyle eğlenirsin. Sonra düşünürsün ben yalnız mıyım diye. Tabi ki hayır diyerek sen eğlenmeye devam ederken yalnızlığını gözüne kestirmiş kişilerin gölgesinden kaçarsın. Ne kadar tek olmayı sevsen de rahat bırakmaz senin mutluluğunla mutlu olmayı seçen kişilerin varlığı. Giderek artan kalabalıkla keyfini çıkarırsın doğanın.
Sadece benim dediğin tüm anlar artık çoğalarak diğer kişilere yayılırken sen geceyi sır tutarsın içinde. Kalabalığı bir tek gecene ortak etmezsin. Seçtiğin renkler sana eşlik eder gecenin siyahına aldanmadan.
gülçin güloğlu

Yaşadığım sıradan bir eylül günü değil. Eğer bu günde yaşıyorsam vardır bir sebebi. Mutlaka bir şeyleri yoluna koymak için yeni bir günde nefes alma sebebim var, yoksa bile ben yaratmalıyım. Tembellik yok, dişini tırnağına takma var. Düşünceleri boğdum dün rüyamda. Onlardan haber yok. Yerine neleri ekerim belli olmaz ama zamanında ektiklerim beni hayal kırıklıklarına uğrattılar.
Yaşamla bu yaşıma rağmen çok kavgam olmuştur. Bir yanım hep yaşamı seçerken bir yanım ona hep kırgın ve küskündür. Ben kaçtıkça o üzerime gelir ben onun üzerine gittikçe o kaçar. Kovalamaca oynarız bazen, sonra sıkılır bir ağaç arkasına saklanır körebe oynamaya davet ederiz birbirimizi. Bu aynı zamanda bir dinlenme molasıdır da. Belki bir sorgulayış. Birbirimizi kenara çekip, alıp vermektense ayrı ayrı tartarız kaybettiklerimizi. Hangi tarafın ağır geldiğiyle ilgili bir ipucu vermeyiz kimseye. Yaşamla aramızdaki sırdır o bizim.
Hayatla kavgamızın nedeni bellidir çoğu zaman. Ben ayağımı basacak sağlam bir taş ararken o hep yere düzgünce bırakılmamış oynayan çakıl taşlarını getirir dibime. Ben kenara ittikçe o yenisini çıkarır önüme. Benim oyunbozanlık ettiğim olur ama yine de hırsımdan bir pay bile vermem hayata. Benim olan benimdir, mücadele bile olsa.
Velhasıl kiminin ekmek davası, kiminin sevda yarası, kiminin evlat acısı işler içine. Kimi güler bitecek der, kimi ağlar beni buldu der, kimi ağlarken belli etmez etrafa hep güler. Yenir bir gün doğar, kışın yağmurla yazın güneşle. Hastalar iyileşir, bebekler doğar, ağaçlar çiçek açar, gün olur kervan döner.
Her şeye rağmen eski değil, eskimeyen dostumdur hayat. Bazen kaçtığım olsa da eninde sonunda onun bana sunduklarına ihtiyacım olur hep, koşarım yine kollarına. Yüzünü çevirmez bana, ben unutmam onun bana yaptıklarını, o çabuk unutur benim ona kırgınlıklarımı. Öylesine dosttur işte hayat bana.
Gülçin GÜLOĞLU

Sırra kadem basmış yüzyıllık aşklar. Her biri gizli kapılar ardında yaşanmış ve bitmiş. Ne acı. Kimse anlatamamış en yakın dostuna, torununa büyük sevdasını. Kimi evlendirildik demiş örtmüş üzerini kimi gençtik demiş kapatmış konuyu. Nerde şimdi o eskisi gibi sevdalar.
Şimdi ulu orta yaşanan günübirlik, adına aşk dedikleri fantezi birliktelikleri moda. Malum moda çağında her şeyin ki; insanların bile tek tip olduğunu düşünürsek bu özentiler pek de anormal değerlendirilemez. Birbirlerini eleştirip ancak geriye dönüp gittiğinde eleştirdiği davranışı aynen sergileyen veya beğenmediği kıyafeti mağazaları talan edip bulmaya çalışan insanlar hemen yanınızda, çok uzağınızda değil.
Ne oluyor bu insanlara daha da ötesi neler oluyor o güzelim büyük sevdalara. Eskiler görmüş, yaşamış ilmek ilmek hayatlarına işlemişler de bizim günahımız ne olmuş yaşanmaz olmuş öylesi güzel aşklar. Hep satır aralarında okuyup böyleymiş eskiden demek, bizim kaderimize düşen.
Eskiden ayrılıklar da varmış. Sessiz, derinden, kimse bilmeden, başı dik yaşanan ayrılıklar. Gözyaşları yine varmış, acılar, can yanmaları, haykırışlar… Hepsi bir sır olmuş yaşayanın yüreğinde. Şimdiki gibi ölüm son çare görülmemiş. Çok kişinin kaderin var olduğuna karşı çıkmalarına rağmen kadere inanmış susmuş kadın, şartlar demiş avutmuş kendini erkek. Şimdiyle kıyaslamak bile manasız o zamanın sevdalarını.
Eskiden kapılar dört göz odada birlikte oturmayı, dışarıda namahrem sayılan özel hayatı yaşamayı amaç edinirken günümüzde hızla çarparak öfkeyi gösterme aracı olarak düşünülmekte. Eskiden normal bir günde sevdiğinden beklenen mendiller, mahallenin çocuklarıyla gönderilmesi beklenen mektuplar aşıkları heyacanlandırırken günümüzde özel günlerin unutulması muhtemel bir şekilde tek taş o da olmadı geçenlerde gezerken beğendiği herhangi bir hediyeyi almadığı için sözde sevgilisinden ayrılan kişilerle sarmalanmış etrafımız. Gerekçe: Çok seviyorum ama özel günde bana layık görmedi bir hediyeyi. Oysa ben ona nelerimi verdim.
İşte kilit cümle. Ben ona nelerimi verdim. Çıkar dünyası, insanın içindeki tilkiler işbaşında. İstesem kimler elimin altında. Sevgisizlik ne çok ön planda. Mücadele yok şimdi. Oldu bittiler, kıskançlıklar, gözün doymaması sevdayı sevdasız yapan öğeler.
Yaşamadım ama çok dinledim gerçek sevda öyküleri. Ağırlaşan şartlar var şimdi diyoruz. Ben söylüyorum bahane bunlar. O zamanlar da ihtilaller vardı, kavgalar, hır gür, savaş, yakıp yıkma, zor şartlar ama sevda yine sevda olarak yaşanmış. Kirletilmemiş yürekler, içleri hep temiz kalmış.
Kiminin yüreğinde gizli bir sevda olarak yaşanmış gitmiş, sevdiği sevildiğinden bihaber, kimi çok sevmiş birleşememiş şartlar gereği, kimi doyasıya yaşamış sevdasını sonu iyi bitmiş. Ancak ne olursa olsun sonunda mutlaka herkes güzellikle, saygıyla, alnı açık yaşayarak sevmiş, götürmüş kendiyle mezara sevdasını…
Zor da olsa bizden sonra böylesi güzel sevdalara umutla bakmak istiyorum. Bilinçli olarak ve sevgiyle büyütelim çocuklarımızı diyorum. O doyumsuz sevdaları yaşayan tüm erişilmez, güzel yürekleri sevgiyle anıyorum.
gülçin güloğlu

İstemiyorum hayatımda yalanlı dolanlı sebepler
Boydan boya riyakarlıkla yıkanan bedenler
Çıkar havuzunda boğulmaya yüz tutmuş yürekler
Kurtarıcı bekleyen el çırpan temiz yüzler
Her yan sevgisizlikle dolmuş
Bakışlar anlamsız sızıntılarla yoğrulmuş
Emeklerin adı boşa kürek çekmek olmuş
Güzel olan ne varsa dört bir yana savrulmuş
İstemiyorum hayatımda insanlardan biz iz yumağı
Karanlık gecelerde arıyorum artık aydınlığı
Kimsenin olmadığı yerde var biliyorum o saflığı
Kaçışlarımda buluyorum aradığım yalınlığı
Yönler karışmış, saatler derbeder
Kime sorsan her şeyden bihaber
Sevdiğine tembih etsen sana eder bir gün haber
Bu dünya ıslansa her dem yine de olmaz muteber
Gülçin GÜLOĞLU

F
A
R
K
L
I
O
L
M
A
Y
A
Ç
A
L
I
Ş
M
I
Y
O
R
U
M
KİLİTLİ KALAN KAPILARI ZORLUYORUM.

Yazık ettin,
Bir çırpıda bitti büyük sevda
Akışına bıraktığımız ne varsa meğer
Bizi içten içe incelten, körelten bir sessizlikte
Her şeyi geride bırakarak çekti gitti…
Yazık ettin,
Bir çırpıda bitti büyük sevda…
Sevdalar biter. Bu kısa vadede belki birinci şahıslar için çok acı vermesi muhtemel, sıkıntı yaşamaya bir neden. Ancak uzun vadede körelen ve asla geriye dönüşünün olmadığı bir ilişkiyse eğer, imkansızsa daha ileri zamanları düşününce mutlu bile olmak lazım belki.
Bitiş hiçbir zaman mutluluk bırakmaz ardında, biliyorum. Ama sonsuza dek ayaklarını havada da gezdirmez. Eğer son noktaya gelindiyse, karar alındıysa her şey geride bırakılarak, bir çırpıda bitirildiyse gelmiş demektir bu mutluluk oyununun sonu.
Evet mutluluk hepimiz için birer oyun. Onu yakalamaya çalıştıkça fark etmeden kendi kendimize oyun oynarız aslında. Çünkü hiçbir zaman biz aramadan mutluluk yanı başımıza gelip bize misafir olmaz. Gerektiğinde acıya da davetiye çıkaran insan, karmaşık duygular yığınıdır tamamen. Her dakikası birbirinden bağımsız kendince türlü duyguları barındırır içinde.
Sevgiyi arar, gülümsemeyi çağırır, huzuru ağırlar derininde, sıkıntıyı uğurlar her şeyiyle. İyi bir ev sahibi olmanın tadını çıkarır. Nedensiz kahkahalar atar, neşesini herkes bilsin ister. Madem ki gelmiştir dünyaya ve yarınından şüphelidir o zaman ağırladığı konukları hiç gitmesin ister. Sevgi, gülümseyiş, huzur artık misafir değil aynı mekanı paylaştığı can dostları olmuştur çoktan insanın.
Tüm varlığıyla teşekkür eder sonra yaşayan beden. Yaşamanın tadını çıkarmakla birlikte yeni yeni adımlar atar, başka başka kişileri yandaki koltuğuna buyur eder yürek yolculuğundaki.
Velhasıl biten biter, yeni okyanuslar keşfetmeye çıkan yürek çarpıntısı, istediğini yanına alarak yolculuğundaki keşiflere devam eder. Kişiler değişse de aynı heyecan hep var olarak sürecektir. Mutluluğa açılan kapıda artık evin de değişmiştir, başka birinin sarayındasındır şimdi. Elin sıcak sudan soğuk suya değmeden, gerçek bir prenses olmuştur bu gönül sarayında. Mutluluk oyunların işe yaramıştır çoktan.
gülçin güloğlu
Son Yorumlar